Aylık arşivler: Haziran 2017

Türk Korkusu

Bize komşu veya yakın olan ülkelerde bir Türk korkusu olduğuna dikkat ettiniz mi? En çelimsizinden en güçlüsüne kadar hepsini tedirgin eden bu korku o milletlerdeki mazinin hâtırasından gelir. Oralarda hâkim olmuşuzdur. Yahut o ülkelerde az veya çok bir Türk topluluğu vardır. Eskiden olduğu gibi bu Türkler’in yine şahlanarak birleşmesi ihtimali komşu veya yakın ülkelerin kâbusudur, korkulu rüyasıdır.

Mısır, Libya, Tunus ve Cezayir’deki Türkler kaybolmuş, Türklük hâtırası olarak bazılarında yalnız, Arap söyleyişiyle söylenen bir Türkçe soyadı kalmıştır.

Çin’den kaçarak Suudi Arabistan’a sığınan ve 30 veya 50 bin kişi olduğu söylenen Türkistan Türkleri Araplaşmak üzeredir. Bir Müslüman ülkesinde, zekâ ve çalışkanlıklarıyla yüksek mevkilere kadar çıkan bu Türkler’in çocukları Arap okullarında Arapçayı Arap gibi konuşarak yetişmektedirler. Türkiye’den bunlara uzanmış bir el yoktur. O öksüzler de orada eriyecektir.

Suriye’nin kuzeyinde, Türkiye’ye bitişik yaşayan ve kendilerine “Türkmen” diyen Türkleri’in şehir ve ticaret hayatında olanları yavaş yavaş Türkçeyi kaybetmektedir. Kırk elli yıl sonra Türklük burada bir hâtıradan ibaret kalacak, belki hâtıra bile olamayacaktır.

Irak’taki Türkler çok çetindir. Kuzeydeki Kürdler ve Araplar arasında, ovalık topraklarında Türklüklerini koruyan bir milyona yakın insan, mücadeleleri ve iradeleriyle kendi üzerlerine ilgiyi zorla çekmek başarısını gösteriyorlar. Türkiye’de Kerkük Türkleri tanınıyorsa bu sırf onların gayreti ve himmeti sayesindedir.

Türkiye’yi Kıbrıs Türkleri’ne baktıran merhum gazeteci Sedat Simavi olmuştur. TÜrkiye’nin tarihçi Dışişleri Bakanı F. Köprülü büyük bir gönül rahatlığı içinde “Bizim için Kıbrıs meselesi diye bir şey yoktur” derken o gazeteci ateşli bir kampanya ile böyle bir mesele olduğunu Türk milletine ve devletine kabul ettirdi. Kıbrıs millî bir dava, bir Kızılelma oldu. Amerika donanması araya girmeseydi Kıbrıs bugün Türkiye’nin 68 vilâyeti olacaktı.

Balkan Türkleri’nden Bulgaristan ve Yunanistan hakimiyetinde bulunanlar büyük baskı altındadır. Bunları kaçırmak, milliyetlerini unutturmak için akla gelen her çareye başvurulmaktadır. Aktif bir dış siyasetin bu Türkler’i hürriyete kavuşturacağına en büyük delil Dışişleri Bakanı’nın son aylarda buraya yaptığı seyahatlerin neticesidir. Türkiye, ağırlığını ortaya koyduğu taktirde Yunanistan ve Bulgaristan’daki Türkler insan haklarına kavuşur, Türklüklerini koruyacak hale gelir. Türkiye’nin elinde bu iki devlete karşı Patrikhane ile İstanbul, Gökçeada ve Bozcaada Rumları, Bulgaristan’a karşı siyasî ilişkiyi tamamı ile keserek Boğazları Bulgar gemilerine veya Bulgaristan’a uğrayacak gemilere kapamak, Bulgaristan yoluyla yapılacak transitleri önlemek onları yola getirir. bu ağır davranış dolayısıyla kimse Türkiye ile savaşa kıyışamaz. İnsanların ve milletlerin uyuşuklaştığı bir çağda bulunuyoruz. Savaşın lafından bile korkuyorlar. Bundan faydalanmayı bilmeli. Küçük ve kuvvetsiz Arap devletlerinin Batılara karşı millî çıkarlarını korurken gösterdikleri cesareti göstermezsek ayıp olmaz mı?

İran TÜrkleri büyük bir konudur. Türk, Fars, Kürt, lor, Beluç, Arap ve Ermeniler’den kuru bir ülke olan İran 1925 yılına kadar Türkler’in hakimiyetinde iken bu yılda, neferlikten yetişerek yüksek rütbeli subaylığa kadar çıkmış olan Muhammed Rıza adına birisi, İran şahının Fransa’da bulunmasından faydalanarak idareye el koydu ve o günden başlayan Fars milliyetçiliği , İrandaki Türkleri yok etmeye girişti. Otuz milyon kadar olan (çünkü hiçbir hakiki nufus sayımı yapılmamıştır) İran nufusunda en büyük unsur TÜrkler olduğu halde İran’daki millete “İran Milleti”, diline “İranca” diyerek Türklük yutulmak istenmektedir. İranda 50-60 bin kadar olan Ermeniler için okul varken 13 milyon Türk için okul yoktur.

Türkler dört bölüm olup en büyüğü Azerbaycanlılar’dır. Bunlar Sovyet sınırından başlayıp Tahran’ın yanı başındaki yerlere kadar uzanan bölgede yaşarlarsa da ticaret dolayısıyla İran’ın her yerine dağılmışlardır. İran’ın her yerinde Türkçe konuşulur. İkincisi Hazar kıyısındaki Gümüştepe bölgesi olup burada yarım milyon Türkmen yaşar. Son yıllarda pamuk tarımı ile zengin olmuşlardır. Üçüncüsü Şiraz çevresindeki Kaşkaylar’dır. Dilleri Türkmenler’in konuştuğu Türkçeye çok benzediği için İlhanlılar çağında oraya göçmüş Türkmen Türkleri olabilirler. Dördüncüsü Irakı Acem’in bir iki köyünde yaşayan Kalaç Türkleri’dir.

Türklüklerini muhafazada Azerbaycanlılar’la Kaşkaylar çok iradeli olup her baskıya karşı koyuyorlar. Türkmenler’in tahsil gören gençleri, Farsça çok kolay diye bu dili konuşur hale gelmişlerdir. Kalanlar erimeye mahkûm görünüyor.

Bazı aydınlarımızın “Kardeş İran” diye bahsettikleri İran, İran’daki Türk gençlerinin yüksek öğrenimlerini Türkiye’de yapmalarına izin vermiyor. Bu gençler için Batının her ülkesine vize verilmiyor. Halbuki iran’ın en faal ve enerjik unsuru Türkler’dir. İran’daki Tükler’i sıkmak ve gücendirmekle İran bir şey kazanmaz. Çok şey kaybeder. Batılarında bağımsız ve güçlü Türkiye, Kuzeylerinde bağımlı fakat millî şuuru berkitilmiş Türkistan Türkleri yaşayan iran Türkleri, bu baskıya günün birinde tepki gösterirse İran’ın hali nice olur? Şimdiki şahın İran’da reform yapmak için kendi topraklarını halka dağıttığı söyleniyor ve buna Türk aydınları inanıyor. Şimdiki şahın babası milyoner değil, Kazak neferliğinden yetişmiş yoksul bir kişiydi. O halde oğlunun bu kadar toprağı nasıl elegeçirdiğini sormak yerinde olmaz mı? Bu toprak reformu masaldır. Tıpkı İran devletinin 2500’üncü yılı gibi.

Efganistan’ın kuzeyine Efgan Türkistanı denir. Burda üç milyon kadar Özbek, Kazak ve Türkmen yaşıyor. Güçsüz ve çok iptidai Efganistan bile bu Türkler’e baskı yapmak, onları yükseltmemek davası peşindedir. Efgan denilen yer Gazneliler’İn, Selçuklular’ın, Temirliler’in bir eyalatiydi. Kaderin cilvesiyle orada bir cumhuriyet kuruldu.

Sovyet ve Çin ülkelerindeki Türkler’e gelince: Ana kütle buralarda yaşıyor. Sovyetler’de tereddütsüz 40 milyon, Çin’de ise aşağı yukarı 10 milyon Türk yaşadığı biliniyor. Yakın zamana kadar her iki ülkedeki Türkler büyük baskı altında iken Çin-Rus düşmanlığının başlaması Türkler’in işine yaramıştır.Her iki ülke, kendisindeki Türkler’in öteki devlet tarafından kışkırtılması endişesiyle Türkler’e boyuna taviz vermektedirler. Bu kışkırtma her iki taraftan da yapıldığı için tavizler birbirini kovalamakta, Rus ve Çin hükümetleri kendi ülkelerindeki Türkler’den her gün biraz tadaha çekinir hale geldikleri için Türkler geniş nefes almaktadır. Sovyetlerdeki Türkler teknik bakımından çok ileridedir. Bunların en kötü tarafı alfabelerinin Ruslar tarafından vaktiyle ayrılmış olmasıdır. Rusya’da Azeri, Tatar, Başkurt, Kazak, Kırgız, Karakalpak, Özbek, Türkmen, Hakas, Oyrat, Yakut, Çuvaş gibi birçok alfabeler vardır. Kırımlılar’ın da bir alfabesi vardı ama şimdi Kırımlılar dağıtılmış olduğu için bunların ne olduğunu bilmiyoruz. Bu ayrı alfabeler onları birbirini anlamaz ayrı milletler haline getirmek için yapılmıştır ama boşunadır. Bunlar hakikaten anlamasalar bile siyasî birlik kurulduktan sonra tek dil, hem de tek lehçe halinde yeniden olacaktır. En küçüğünden en büyüğüne kadar bütün yabancı hakimiyetlerdeki Türkler’in hakkını korumak Türk hariciyesinin görevidir. Becerikli ve zeki bir hariciyenin yapabileceği çok şey vardır. Hiçbir şey yapamasa bile yalnız ve ümitsiz yaşayan Türkler’e sahipsiz olmadıklarını anlatmak, onlara ümit ve hız vermek az şey midir?

Unutmayalım ki bütün bu ülkeler Türkler’den korkuyor. Türkler birleşirse, eskiden olduğu gibi büyük devletlerini kurarsa ne yaparız diye düşünüyor.
Düşünedursunlar.
Bu devlet kurulacak. Ne olacağı o zaman düşünülür.

Ötüken Dergisi, 1973, Sayı:117

 

 

Yok olmaya mahkum olanlar

Yaygın bir karikatür vardır. Boğulmakta olan bir adamı kurtaran genci tebrik eden edene. Gazetecinin biri bu soğuk günde, bu dalgalı denizden o adamı nasıl kurtardığını soruyor. Kurtarıcı gencin cevabı tam bir terdittir: “Yok canım! Boğulana bakarken denize düştüm de can havliyle boynuma sarıldı…”

Bizim aşırı solcuların yurtseverliği de tıpkı bu gencin faziletine benziyor. Şu farkla ki zoraki kurtarıcı, gerçeği olduğu gibi söyleyecek kadar merttir.

Aşırı solcuların en büyük şikayetleri kendilerine komünist denmesindendir. “Gerçeklerimizi açığa vurunca, vurguncuları ele verince bize komünist damgasını yapıştırıyorlar” diye yanıp yakılıyorlar. Bu iddiaları yanlıştır. Onlara Moskova”yı tuttukları, milliyetçiliğe karşı cephe aldıkları, Türkçülere faşist dedikleri, Moskofçuluk aleyhindeki davranışlara tahammül edemedikleri için komünist diyorlar. Çünkü komünizm artık iktisadî bir doktrin değil, siyasi bir düşüncedir. Moskofların cihan hakimiyeti tasarılarının uşaklığını yapmaktır. Her komünist vatan hainidir. Kızıl ordulara karşı mukavemet göstermeyeceklerini birçok ülkelerdeki komünist şefleri açıkça belirtmişlerdir. Türkiye”deki komünistlerin gizli belgeleri ele geçmiş, Moskof uşağı oldukları ortaya çıkmıştır. Nazım Hikmet”in nasıl bir Moskova ajanı olduğu anlaşılmıştır. Bütün bunlar meydanda iken hâlâ aşırı solcuların yurtseverliğinden bahsetmekle kimler, ne dereceye kadar kandırılabilir? İçindeki bir miktar şeker dolayısıyla keçiboynuzuna nasıl şeker denemezse, bin türlü yalan dolanları arasındaki gerçek kırıntıları sebebiyle de solculara yurtsever denilemez.

Bunlar “millet” kelimesini kullanmaktan şiddetle çekinirler. “Halk”, hatta “yığın” derler. Milleti tutmak fikrinin “milliyetçilik” diye adlanacağından korkarlar.

Samimi olmadıkları her tür davranışlarından bellidir. Tarihi tahrif ederler. İstatistik uydururlar. Komünizm”in her yerde ezilmesini tavsiye eden Atatürk”ü solcu gösterecek kadar yüzsüzleşirler. “Turancılık” ülküsü Rusya”yı istihdaf ediyor diye cephe alırlar. Bütün dünyanın birleşeceğini kabul ederler de bütün Türklerin birleşmesine hayal diye bakarlar. Hâlâ Moskof ordularının işgali altındaki Doğu Almanya, Polonya gibi antisosyalist imparatorlukların o son merhaledeki kalkınmayı nasıl sağladıklarını açıklayamazlar. Hele yüzbinlerce insanın ölümü göze alarak sosyalist cennetinden niçin kaçtığı sorusuna cevap veremezler.

Rusya”nın ve Çin”in, milyonlarca insanı feda etmek pahasına yaptıkları istidaî kalkınmayı Türkiye”de de uygulamak isterler. Tabii Türk milleti için değil, Türk halkı adına…

Aşırı solcular millî kültürden yoksun, çoğu komplekslerin şekillendirdiği ve bir haylisi yabancı kanı taşıyan gülünç ve iğrenç yaratıklardır. Çığlıkları, millî değerlere saldırmaları hep görevlerini yapmak içindir. Milletler kalkınıp şuurlandıkça yok olup gideceklerdir. Dezenfekte edilen yerdeki sağlık düşmanı böceklerin yok oluşu gibi.

Onlar şimdi komünizmdeki çatlakların acısını duyan; Moskova, Pekin ve Belgrad gibi üçe bölünmenin şaşkınlığı içinde mezbuhane son debelenişlerini yapan zavallılardır. Yalnız bataklıklarda üreyen sülükler gibi, sefalet bataklıkları kurutulunca yok olacaklardır.

Ötüken Dergisi, 10 Haziran 1965, Sayı: 19

 

Kıbrıs’tan sonra Kerkük

Kerkük demekle Irak Türklerini anlatmak istiyorum. Aslına bakılırsa Kerkük davası, Kıbrıs davasından öncedir. Birinci Cihan Savaşının sonunda, Osmanlı İmparatorluğun içinde Türkler için teknik bir sınır çizilirken o zaman ki Musul vilayeti bu sınırın içinde sayılmış, fakat Lozan barışında ve ondan sonraki Musul anlaşmasında İngilizlerin sonuna kadar direnişleri yüzünden Irak Türkleri yabancı hakimiyeti altında bırakılmıştı. Son gücünü harcayarak doğuda Ermenileri yenen, batıda Yunan ordusunun yarısını yok edip yarısını Yunanistan’a kaçıran, fakat buna rağmen Yunanistan’dan Adalarla Batı Trakya’yı alamadığı gibi tazminat da koparamayan yorgun ve bitkin Türkiye için Musul yüzünden İngiltere ile çarpışmaya imkân yoktu. Ancak, Irak Türklerinin millî varlıklarını korumaları için İngiltere’den ve ona halef olan Irak devletinden sağlam teminat almak mümkündü. Bu yapılmadı veya yapılmadı.

Irak bağımsız bir devlet olduktan sonra Irak Türklerinin iptidai ve düşman bir idare altında oldukları düşünülerek o yünde bir siyaset izlenmemesi Cumhuriyet hariciyesinin milli bir dış siyaset gündeme vasfının normal sonucudur. “Balkan vatandaşı olmayı Türk vatandaşı olmaya tercih ederim” diyen Tevfik Rüstü Aras ve “bizim için Kıbrıs davası diye bir dava yoktur” diyen Fuad Köprülü gibi şaheser bakanlar gayrımillilik hastalığının arazlarıydı.

Bugün durum değişmiştir. Son Dışişleri Bakanlarından Fatih Rüştü Zorlu ile Feridun Cemal Erkin’in sahışlarında, bu ikisinin eksiklikleri ne olursa olsun, milli bir dış siyasetin kuvveti gibi gözüküyor. Demek ki milli şuur dış Türklere yöneltilmiştir. Zaten yasamak isteyen millet, güçlü millet, siyasi sınır dışındaki ırktaşlarını unutmayan, unutamayan millettir. Geçmişi unutmak, soydaşını ve kardeşini hatırlamamak, bilmemek hayvanlara mahsus bir özelliktir.

Bugün Kerkük Türkleri dediğimiz 1.000.000 Irak Türkünün mukadderatı ile ilgilenmek milli görevimizdir. Çünkü altı yıl önce, 14 Temmuz bu Türklere karsı girişilen kırgın hareketi, Irak Türklerinin asla emniyet altında bulunmadıklarını gösteren korkunç bir delildir. Bir yandan İsrail’e yenilmesinin suçunu Türkiye’ye yüklemeye çalışarak Türk düşmanlığını milli bir siyaset haline getiren Arap devletlerinden biri olan Irak, öte yandan Moskova’da yetiştirilmiş önderleriyle komünist düşüncelerini benimseyen ve bağımsız devlet hayali ardından kosan iptidai kürtler bu 1.000.000 Irak Türkünü yok etmek için fırsat bekliyor. Bu Türklerin, Irak’ın petrol bölgelerinde yasamaları da hem önemlerini, hem de kendilerini tehdit eden tehlikeyi arttırmaktadır.

Bugün Kerkük Türkleri dediğimiz 1.000.000 Irak Türkünün mukadderatı ile ilgilenmek milli görevimizidir. Çünkü altı yıl önce, 14 Temmuz bu Türklere karsı girişilen kırgın hareketi, Irak Türklerinin asla emniyet altında bulunmadıklarını gösteren korkunç bir delildir. Bir yandan İsrail’e yenilmesinin suçunu Türkiye’ye yüklemeye çalışarak Türk düşmanlığını milli bir siyaset haline getiren Arap devletlerinden biri olan Irak, öte yandan Moskova’da yetiştirilmiş önderleriyle komünist düşüncelerini benimseyen ve bağımsız devlet hayali ardından kosan iptidai kürtler bu 1.000.000 Irak Türkünü yok etmek için fırsat bekliyor. Bu Türklerin, Irak’ın petrol bölgelerinde yasamaları da hem önemlerini, hem de kendilerini tehdit eden tehlikeyi arttırmaktadır.

Milletlerde bir düşünce olgunlaştığı zaman o düşüncenin “davranış” haline gelmesi için küçücük bir sebep yetişir. Böyle zamanlarda düşüncenin bayrağını açan kimse “Türk tarihinin kişileri” arasına girer, Türkiye’nin pasif bir dış siyaset güttüğü yıllarda, meslektaşları arasında oldukça geri saflarda bulunan bir gazeteci, merhum Sedat Simavi, Kıbrıs davasını milli bir dava diye öne sürmekle tarihte şerefli bir satır olmuş ve onun ileri attığı düşünce artık milli bir siyaset, bir ülkü haline gelmiştir. Kıbrıs davasında hemen her devlet, dost ve müttefik sandıklarımız bile aleyhimizde olmasına rağmen iste 100.000 Türk, 400.000 Rum’la boğuşuyor. Bu oransız vuruşmada yenilmeyişinin sebebi anayurdun kendisini desteklediğini bilmesidir. Hele bu destek, kritik anda Erenköyünde yapılan hava saldırısı gibi
olunca Kıbrıs Türkü’nün savası daha yıllarca sürer. Türk birlikleri Kıbrıs’a çıkıncaya veya Selanik’e girinceye kadar…

Kerkük Türkü’nün de desteğe ihtiyacı var. Üstelik Kerkük Türkü daha da talihsizdir. Nasıl talihsiz olmasın ki Barzani adında bir kürt eşkıyası devlet kurmaya kalkıyor. Kurtuluş Şavaşındaki bir türkü, Yunan gibi aşağılık bir düşmanın Türkiye topraklarına ordu sokmasını:

Ankara’nın tasına bak,
Gözlerinin yasına bak.
Biz Yunan’a esir olduk,
Su feleğin isine bak.
mısralarıyla anlatılıyor ve talihin böyle hain bir tecellisine karşı Türk milletinin öfkeli şaşkınlığını belirtmiş oluyordu. Bu acı hatıra yetişmiyormuş gibi, şimdi bir de kürt devlet kurulacak da 1.000.000 Türk’e azınlık hakkı mı verecek?

Bu küstahça iddialar karşısında Türkiye’nin kültür ve fikir hayatında söz sahibi olan, söz sahibi olduğu iddia eden bunca kalem sahibi arasında, Sedat Simavi gibi biri çıkıp da Kerkük Türkleri’ni milli bir dava haline getiremez mi?

Yaşamak ve güçlenmek isteyen insan da, millet de iştahlı olur. Bu gerçek ortada iken tarihi hakların dile getirilmesini emperyalizm diye şamataya alan alıklara söz hakkı verilmemelidir. Unutulmamalıdır ki bir milletin meseleleri yalnız iktisadi değildir. İktisadi problemler birer vasıtadan ibarettir.

Kafalara ve gönüllere kazılması gereken başka bir gerçek de şudur: Türkiye 67 ilden ibaret değildir.

ÖTÜKEN, 17 Temmuz 1965, Sayı: 19

Türkiye ve Kıbrıs

Milletler ve onların teşkilatlanmış şekli olan devletler yaşamak için bir takım tedbirler almaya ve çareler bulmaya mecburdur. Devletler, bu tedbirlerin akıllıca olduğu nisbette büyür, güçlenir.

Bütün tarih bize şu gerçeği gösteriyor: Milletlerin hayatında üç merhale ve üç değişmez prensip vardır: Bağımsızlık, birleşmek, büyümek.

Bir millet, başka bir milletin veya milletlerin hâkimiyetinde ise önce bağımsız olmak için çabalar. Bağımsızlığını kazanmışsa yabancı hâkimiyetlerde kalmış olan soydaşlarını kurtarmaya çalışır. Millî birliğini tamamlamışsa büyümeye uğraşır.

Zamanımızda istenildiği kadar insaniyetten, insan haklarından bahsolunsun; sömürgecilik, emperyalizm istenildiği kadar yerin dibine batırılsın, yürürlükte olan gerçek budur. Bütün tarihte görüldüğü gibi bugün de barışçılık, barışseverlik, savaş aleyhinde bulunmak birer oyalayıcı yalandan ibarettir. Ebedî barış olacağına, bu konuda verilen teminatlara inanan budala milletler bunun acısını bağımsızlıklarını ve haysiyetlerini kaybederek çekerler. Ne kadar çirkin olursa olsun, hakikat şudur ki milletler birbirine yalan söylemek, güler yüz göstererek kuyularını kazmak ve dost maskesi altında çıkar sağlamakla meşguldürler.

Dostluk ve barış yalanlarının en korkunç örneği kısa bir süre önce Çekoslovakya”nın Ruslar tarafından işgaliyle verilmiştir. Sebep, en akılsız insanları bile kandıramayacak kadar sudandır: Batı Almanya, Çekoslovakya”yı zaptetmeye hazırlanıyormuş.

Bu işgal olmasaydı bile insaniyetçiliğin yalan olduğu yine parlak delilleriyle ortadaydı: Ruslar, 40 milyon Türk”le 40 milyon Ukraynalı”nın ve birçok küçük milletin bağımsızlığını yok etmişlerdi. Hani “insanlara hürriyet, milletlere istiklâl” verilecekti? Hani sömürgecilik, emperyalizm yapılmayacaktı?

Cihan tarihinin günden güne çapraşık bir durum alan değişmez kanunları karşısında Türkiye”nin de siyasî sınır dışında klmış soydaşlarını düşünmesinden tabiî birşey olamaz.

Büyük Türk milletinin ve tarihinin bugünkü temsilcisi ve vârisi olan Türkiye Cumhuriyeti ilkönce Osmanlı İmparatorluğundan kalan Türkleri, daha sonra da ötekilerini düşünmek mecburiyetinde kalacaktı. Bu, tarihin değişmez kanunu idi. Türkiye”nin onları düşünmemesi, eski bir Osmanlı tabiri ile zaten “tabiyat-ı eşyaya muhâlif” olurdu.

Bu, o kadar güçlü bir kanundu ki, hükûmetler istemese bile millet, hükûmetini bu işe zorlayacaktı. Netekim Türkiye Dışişleri Bakanı Profesör Fuad Köprülü”nün “bizim için Kıbrıs meselesi diye bir konu yoktur” demesinden biraz sonra bizim için büyük bir Kıbrıs meselesi olduğu ortaya çıktı ve hiç de parlak bir gazeteci olmayan merhum Sedat Simavi”nin birkaç yazısıyla Türk milleti birdenbire şahlanıvererek Kıbrıs”ı millî bir ülkü haline getirdi.

Türkiye”nin Kıbrıs”ta ne çıkarı var? Türkiye ileri teknik usullerini uyguladığı takdirde belki de 100 milyon kişiyi besleyecek kadar bir toprağa sahipken nüfusunun ancak beşte biri Türk olan Kıbrıs”la neden ilgileniyor? Kıbrıs, zengin petrol yatakları ve demir madenleri olan bir yer değildir. Türkiye”ye iktisadî yönden büyük bir kazanç da sağlayamaz. O halde neden millet ve hükûmet bu konuya bu kadar eğilmiştir?

Çünkü millî ülkü yalnız madde üzerine kurulamaz. Milletlerarası ilişkilerde, yalnız insanlarda bulunup öteki yaratıklarda bulunmayan şeref ve haysiyet kavramlarının, yani manevî ve ahkâki faktörlerin de büyük payı vardır.

Kıbrıs”la ilgilenmemizin sebepleri şunlardır:

1- Kıbrıs, Yunanistan”a geçtiği veya Kıbrıs”ta Rum hâkimiyeti altında bir devlet kurulduğu takdirde buradaki 100.000 Türk zamanla dağılıp yok edilecektir. On İki Ada”da ve Batı Trakya”da olduğu gibi.

2- Batı kıyılarımıza sokulmuş olup günün birinde mutlaka Türkiye”ye dönmesi gereken eski adalarımızdan sonra bir de güneyimizdeki Kıbrıs”ın Yunanlaşması Türkiye”nin güneyine sokulmuş bir düşman üssü demektir. Gerçi Yunanlılar tek başlarına hiçbir zaman bizim için bir tehlike olamazlarsa da bir ittifak içinde veya Türkiye”nin başka yönlerden saldırıya uğradığı bir anda Kıbrıs, Türkiye aleyhinde tehlikeli bir üs olabilir ve öteki adalar gibi küçük olmadığından bu üssün Türk Hava Kuvvetleri tarafından vurulması hiç de kolay olmaz.

3- Yunanistan, Türkiye”nin ebedî ve barışmaz düşmanıdır. Kendimizi boşuna aldatıp Atatürk ile Venizelos arasında kurulan dostluktan bahis açmayalım. Onlar geçici siyasî manevralardı. Kıbrıs”ın Yunanistan”a geçmesiyle Yunan maneviyatı Megalo İdea bakımından kuvvetleneceği gibi Türk kamuoyunda da “hükûmetlerimiz millî çıkarlarımızı asla koruyamıyor” gibi karamsar bir düşünceye yol açar. Kıbrıs”tan sonra Pontus”a kadar uzanan Yunan emellerine kapı açılmış olur ve devamlı Yunan başarıları Avrupa”da onlara karşı büyük bir sempati sağlar.

4- Kıbrıs asırlarca Türk ülkesi olarak kalmış, bize mal olmuş bir adadır. Hatay nasıl geri alındıysa Kıbrıs da geri alınacaktır. Bugünkü durumda Türk nüfusunun az olması tarihî hakkımızı asla elimizden alamaz. İsrail devleti kurulduğu zaman bugünkü İsrail topraklarındaki Yahudiler yüzde kaç tutuyordu? Bir millet millî inancı kuvvetli olduktan sonra haklarını geri almasını bilir ve o toprakları yine yüzde yüz kendi milletiyle doldurur.

5- Kıbrıs Türkleri yıllarca süren ve cidden kahramanca olan savunmaları ile anavatanla birleşmeye ne kadar liyakatli olduklarını ispat etmişlerdir. Hiçbir kahramanlık mükâfatsız kalamaz.

6- Kıbrıs”ın kaptırılması Türkiye”de büyük bir moral çöküntüsü yaratabilir. Türk milletinin bütün parti, zümre ve fertleriyle birleştiği tek mesele Kıbrıs konusudur. Kıbrıs”ın ele geçirilmesi politik alanda birbirinin gözünü oymakla uğraşan Türk milletini bir süre için birleştirerek iç dağılmayı önleyeceği gibi zaferlerin millet ruhiyatına getireceği kuvveti de sağlayarak bizi daha olgun ve makul bir hale getirir.

Kıbrıs konusundaki tutumumuz başlangıçtan yanlış olmuştur. Kıbrıs”ı istemek, sonra federatif sistemden bahsetmek fikrî bir kargaşalığın Kıbrıs konusundaki plânsızlığın alâmetidir.

Başka devletler ne derlerse desinler, “Kıbrıs Türktür” sloganı ile hareket edilecek ve asla taviz verilmeyecekti. Kıbrıs Devleti kurulup Türkler”e, nüfuslarına göre fazla haklar sağlandığı zaman, Avrupa”dan dönen Türk heyetini karşılayanlar arasındaki ve o zamanki Millet Meclisi Başkanı Refik Koraltan onlara: “Hoş geldiniz Kıbrıs fatihleri” diye hitap etmişti. Bu, çok yakışıksız bir övünç, Türk milletine yakışmayan bir böbürlenme idi. Kıbrıs”ın fetholunmadığı, meselenin sadece bir pamuk ipliğine bağlandığı pek çabuk anlaşıldı.

Şimdi, Kıbrıs meselesinin Millet Meclisi”nde görüşüldüğü şu sırada hükûmetin bu konuda dıştan gelen bir takım güçlüklerle karşı karşıya olduğunu biliyoruz. Fakat milletin bütününe dayanan bir hükûmetin dışarıya karşı çok güçlü olacağını da biliyoruz. Plânı bulunan bir hükûmetin tarihî fırsatlar çıktığı zaman onlardan faydalanması ancak millî şuura malik olmasıyla mümkündür. Korkmakla ve siyasî ihtiyatkarlığı ödleklik derecesine vardırmakla hiçbir şey kazanılmaz. Küçük İsrail”in korkunç bie emperyalizmin örneğini verdiği ve birleşmiş milletler kararını hiçe saydığı zamanımızda Türkiye”nin de Kıbrıs”ı Türkiye”ye eklemek (evet! Kaybedilmiş vilâyetimizi yeniden almak) için bir takım teşebbüslere girmesini beklemek abes değildir. Buna “milletin yarısı okumamışken, memleket yoksulluk içindeyken…” gibi bıktırıcı ve mânâsız itirazlarla karşı çıkılacağını biliyoruz. Yunanistan Kıbrıs ve İstanbul”u almayı düşünürken bütün meselelerini halletmiş değildi. İsrail büyük toprak parçalarını alırken de öyle… Hindistan, ineklere tapınılan, günahtır diye farelerin öldürülmediği ve bu yüzden milyonlarca insanın açlıktan öldüğü geri ve yoksul bir ahmaklar memleketi iken Pakistan”ın Keşmir”ini yemekten çekinmedi. Hattâ aya roket fırlatan Rusya”da bile halk büyük çoğunlukla yoksulluk ve zorluk içindedir. Sözün kısası ülkü hamlesi zaman ve mekân dinlemez.

O halde, elinde Patrikhane gibi büyük bir kozu olan Türkiye ne yapmalı? Siyasî ilişkiler ve andlaşmalar hükûmeti bağlıyorsa Kıbrıs”a çıkarma yaparak birkaç günde meseleyi çözmek iktidarında olan on binlerce sivil ve asker gönüllü ne güne duruyor?

Gözlem Dergisi, 1969, Sayı: 10
Ötüken Dergisi, 1971, Sayı: 85

Kıbrıs Konusu

Devlet adamları siyasî konuşmaya mecburdur. Bazı şeyleri saklayıp bazılarını elastikî bir dille ifade ederler. Bundan dolayıdır ki dünya siyasîlerinin Kıbrıs hakkındaki sözlerinden açık sonuç çıkartmak imkansızdır. Fakat hür ülkelerin fertleri böyle kayıtlarla bağlı olmadıkları için biz burada kendi düşüncemizi söylemek istiyoruz.

Kıbrıs konusu Türkiye ile Yunanistan arasında ancak silâh gücü ile çözümlenecek bir meseledir. “Bağımsız Kıbrıs Devleti” gülünç birşey olduğu gibi, bunun dışında öne sürülen şekiller de kesin sonuçlu değildir. Çünkü:

1- Kıbrıs, Anadolu”nun tabiî bir parçası olan ve kıyılarımıza yakın bulunan, askerî ve siyasî ehemmiyeti çok büyük bir adadır.

2- Uzun süre Türkiye”nin bir parçası olarak kalmıştır. Şu halde orada tarihî miras hakkımız vardır.

3- Fakat bugün nüfusunun beşte dördü Rum”dur.

Demek ki iki tarafın da haklı olduğu yönler vardır. Bir meselede iki taraf da haklı olunca onun tek çözüm yolu “savaş”tır.

Tarihinde 22 yıldan uzun barış devresi görmemiş bir milletin 52 yıldır savaşmaması ona garip gelmekte, Türk toplumunda görülen bir takım garip hallerin, huzursuzlukların gizli sebebini teşkil etmektedir. 20-22 Temmuzdaki üç günlük savaşın bile millî ruhu şahlandırarak manevî bur huzur sağlaması bundandır.

Batılılar her yeni devletin kuruluşunda bir huzursuzluğun da temelini atmışlardır. Belçika kurulurken yarı nüfusu Flamanlar”dan alınmış ve bugünkü sosyal rahatsızlık doğmuştur. Bu rahatsızlığın yarın kanlı gerilla hareketlerine döneceğinden kimsenin şüphesi olmasın.

Afrika zencilerine bağımsızlık verilirken de aynı prensiple hareket olunmuş, bu devletler etnik topluluklara göre değil, coğrafî sınırlara göre ayarlanmıştır. Bu yanlış ilk yemişlerini vermiştir. Yarın devletler arasında büyük savaşlar olacaktır.

İrlanda”nın bağımsızlığı tanınırken adanın kuzeyindeki bir parça, ahalisi protestan olduğu bahanesiyle İngiltere”ye bağlı bırakılmış, ondan da bugünkü IRA çete savaşları doğmuştur. İngiltere Devleti birkaç bin İrlandalı çeteciyle yıllardır uğraşır, başa çıkamaz ve boyuna kayıplar verir durur.

İngiltere, Kıbrıs”ı terkederken de aynı hatâyı (daha doğrusu kasdı) yapıp uydurma bir Kıbrıs Devleti doğurdu. Netice 100.000 Türk”ün, 400.000 Rum”un hakimiyetine terkedilmesi oldu. Kendisi aynı ırktan olup da aynı adada oturan İrlandalılar”ı mezhep ayrılığı bahanesiyle ikiye ayırdığı halde aynı ırk, aynı dil ve aynı dinden olan Türkler ile Rumlar”ı ayırmayı adanın birliği bozulmasın diye kabullenmedi.

Yanlışlar çabuk patlak verir. Kıbrıs Devleti, devlet olmaktan çıkıp anarşi yuvası, eşkıya yatağı haline geldi.

Büyük Yunanistan davası ardında koşan küçük (her anlamda küçük) Yunan milleti adayı kendisine mal edebilmek için 100.000 Türk”ün tasfiyesi yoluna gitti. Kendi cinayet ve yalan metodlarıyla adayı cehennem haline getirdiler.

Türkiye vaktiyle, bugünkü metanetiyle Kıbrıs”ı isteseydi belki de bu durum doğmazdı. Yahut Kıbrıs”ı almak için millî bir siyaset gütseydi sonuç çoktan alınırdı. Fakat nerde? Türkiye”nin Dışişleri Bakanı olan tarihçi, türkolog, bilgin Prof. Fuad Köprülü “Bizim için Kıbrıs meselesi diye bir konu yoktur” demek gibi millî – siyasî bir gaflette bulunduktan sonra karşı taraf elbette işi azıtacaktı. Azıttılar. Terör yaptılar. Yüzlerce Türk”ü öldürdüler. Birkaç bininin Kıbrıs”tan kaçmasına sebep oldular.

Biz yol ve köprü yaptık.

Karşımızdaki düşman yalnızca Yunanlı olsa elbette şimdiye kadar çoktan çözümlenirdi. Fakat Yunan hayranlığı ile yetişen batılılar onları her seferde korumasını bildi. İlk çıkarma teşebbüsümüze Amerikalılar engel oldu. Bu sefer Amerika”nın rolünü İngiltere yapmaktadır. Bütün Kıbrıs”ı alsak bile oradaki İngiliz üslerine dokunmayacağımız muhakkak olduğu halde Fantom uçakları, komandolar, Gurka taburu ve bir kruvazör getirerek yaptığı hazırlık hiç şüphe yok ki bize karşıdır. Bize karşıdır ama artık ihtiyarlamış olan İngiltere”nin savaş cesareti ve kabiliyeti kalmamıştır. Belki ürkütürüm diye gösteriş yapmaktadır.

İngilizler sanıldığı gibi usta siyasî ve uzak görüşlü millet değildir. Öyle olsaydı, İkinci Cihan Savaşı”ndan sözde muzaffer çıktıkları halde, üstünde güneş batmayan imparatorluklarını kendi elleriyle, üstünde sisten güneş görünmeyen küçük bir ülke haline getirmezlerdi.

Zavallı Gurkalar”ı ne diye getiriyorlar? Kendi askerlerinin hiçbir işe yaramayacağını bildikleri için… İkinci Cihan Savaşı”nda Tobruk”ta 10.000 İngiliz”in tüfek patlatmadan Almanlara, Singapur”daki 60.000 İngiliz”in yine tüfek patlatmadan Japonlar”a teslim olduğunu unutmadıkları için… Güvendikleri tek şey hava ve deniz üstünlükleri, Yunanlılar”la birlikte bize karşı sağlayacakları sayı üstünlüğüdür.

İngilizler, Yunanlılar”la birleşerek bize karşı savaşmak cesaretini gösterirlerse ne olur? Sınırdaş olmadığımız için İngilizler”e birşey yapamayız. O zaman bunun ceremesini Yunanistan ve Yunanistan”ın yardımına gelecek İngiliz birlikleri çeker.

Batı Trakya”dan yürüyecek Türk ordusu karşısında kırılacak yeni maraton rekorlarını da o zaman tarih tesbit eder.

Ötüken, 15 Ağustos 1974, Sayı: 9

Türk ve Rum

Türkiye 1040’ta Dandanakan Savaşı’ndan sonra Horasan’da kurulmuş, İran, Irak, Azerbaycan ve Anadolu’yu daha sonra ele geçirmiştir. Türkiye tarihinin On Beşinci Yüzyıl sonlarına kadar olan bölümü “Türk-Rum Savaşı” olarak özetlenebilir. Çünkü, daha devlet kurulmadan, Çağrı Beğ’in birkaç bin atlı ile, aradaki Gazneliler İmparatorluğu topraklarından geçerek Bizans’a yaptığı akınla başlayan savaşlarda karşımızdaki düşman hemen hep Bizans veya ona bağlı Ermeni, Gürcü beğlikleri olmuş, Bizans toprakları adım adım fetholunarak imparatorlukları ortadan kaldırmıştır.

Bizans, aslında Doğu Roma imparatorluğu idi. Eski Yunan dil ve kültürünün ehemmiyeti Rum nüfusun çokluğu dolayısıyla devlet Latinlikten çıkıp Grekleşti ve Ortodoksluğun da milli din haline gelmesiyle ayrı bir milliyet doğdu.

Türkler tarafından yok edilen Rumluğun yeniden dirilmesi On Dokuzuncu Yüzyıl ortalarına doğru, Türklüğün en güçsüz zamanında İngiltere, Fransa ve Rusya’nın yardımıyla olmuştur. Hristiyanlık taassubu, Türk düşmanlığı ve eski Yunan hayranlığı dolayısıyla Yunan’ı diriltenler onun eski Yunan’la hiçbir ilgisi kalmadığını düşünmemişlerdi. Türkiye Türkleri daha Avrupa’ya geçmeden kuzeyden gelen İslav ve Arnavut yığınları Mora’ya doğru göçüp yerleşiyor, kötü idare ve sefalet yüzünden yok olan Grekler’in yerini dolduruyordu. Hatta Yunam bağımsızlığı sırasında Atina çevresindeki birçok köylerde Arnavutça konuşuluyordu.

Yunanlılar, bu Hristiyan Arnavutları metodlu bir çalışmayla Rumlaştırdılar ve eski Bizans İmparatorluğu’nu diriltmek ülküsüyle daima Türklük aleyhine bir siyaset güderek günümüze kadar geldiler.

20 Temmuz 1974 Cumartesi günü başlayan Kıbrıs askeri harekatının asıl sebebi yine aynı Megalo İdea, aynı Bizans hülyasıdır. Dünya gazeteleri, bu savaşın sebebi olarak Yunanistan’daki cuntanın maceracılığını ileri sürüyorlar. Biz aynı fikirde değiliz. Yunanistan’da hangi rejim hakim olursa olsun, Yunanistan Türkiye ile istediği dost ve müttefik bulunsun, büyük devletler ona ne kadar çatarsa çatsın, onların sabit fikirleri Megalo İdea’dır. Batı’nın şımarık ve ahlaksız çocuğu olan Yunanistan kolay başarılara alışmıştır. 1897 ve 1919-1922’de Türkiye ile, 1940’ta Almanya ile yaptığı savaşları kaybettiği, yalnız 1912-1913 Balkan Savaşı’nı kazandığı halde durmaksızın büyümüş, büyüdükçe iştahı artmıştır. Hayvan nevileri arasında bir kör sıçan vardır ki günde kendi ağırlığının iki üç misli yemek yemezse ölür. Yunanistan, galiba o kör sıçanın neslinden gelmektedir.

Türk ordusu kara, deniz ve hava kuvvetlerinin örnek iş birliğiyle Ada’ya çıkarken maç şartlarına harfiyen riayet ettiği halde Yunanlılar yine favl üstüne favl yapmışlar, Londra Andlaşması’yla Ada’da bulunan 950 kişilik alaylarını yerli Rumlarla berkiterek aynı andlaşmayla Ada’nın batı bölümlerinde dağınık ve himayesiz olan Türk köylerine saldırarak kadın, çocuk demeden öldürmüşlerdir.

Buna karşılık Türkiye Ada’ya sevkedeceği yiyecek maddelerini Türk, Rum ayırımını yapmadan dağıtacağını ilan etmiştir.

İşte iki millet arasındaki karakter farkı… İşte Batı’nın hayran olduğu şanlı Helenlerin bugünkü şüpheli torunlarının ahlakı…

Rumlar birkaç yıl önce de, katil papaz Makariyos zamanında Ada’da bir Türk kırgını yapmışlardır. Hele Türk doktorunun bir banyo içinde öldürülen üç masum ve güzel yavrusunun resimleri görenleri ağlatmıştı.

Bunu yapan millete acınır mı? Rumlara insan gözüyle bakılabilir mi? Onlar Londra’da Başbakan Ecevit’i kucaklayarak bizi kurtarsın diye gösteriş yapar ama eline fırsat geçiren Rum’un yapacağı şey Türk’ü arkadan vurmak kadın, çocuk öldürmektir. Rum demek akrep demektir. Akrep nasıl, kendisine iyilik olsun diye derenin karşı kıyısına geçiren kaplumbağa’yı sokmuş ve “ne yapayım, huyum böyle” demişse, Rum da aynı şekilde Türk düşmanlığı huyu ile yuğurulmuştur.

Kıbrıs davası ergeç bir çözüm yoluna girecektir. Nasıl gireceğini bilemiyoruz. Çünkü bizim için Kıbrıs davasının çözümü ancak Kıbrıs’ın Türkiye’ye katılmasıyla mümkündür. Bugün bu kadarı olamayacaktır ama Türklük ülküsüyle yetişen bir gençlik var ki onlar yarın bu ülküyü gerçekleştirirler.

Yazıyı bitirirken, Girne’ye yapılan saldırıda alayının başında şehit olan Albay Karaoğlanoğlu İbrahim Beğ’in şahsında bugünkü şehitlerimizi saygıyla anar, elli milyon şehidin yanına giden yiğit askerimize Tanrı’nın esirgenliğini, gazilerimize güç vermesini isteriz.

Şehit albayın oğlu Teğmen Kürşad’ı da teğmenlik rütbesinden sonra “şehit oğlu” rütbesini kazandığı için kutlar, babasının ve taşıdığı ulu adın izinde gitmesini bekleriz.

Tanrı Türk’ü Korusun.

Ötüken, 22 Temmuz 1974, Sayı: 8

Yunanistan Türkleri

Yunanistan Türkleri derken hiç şüphesiz bugün Yunanistan adını taşıyan devletin sınırları içinde yaşayan, fakat ikinci sınıf vatandaş muamelesi gören, aşağı yukarı, Amerika’daki zencilerle aynı kadere sahip olan ırkdaşlarımızı anlatmak istiyoruz. Yoksa, bugün Yunanistan denilen devlette, “Yunanlı” denen ve eski Helenler’in dilinden bozma bir dille konuşan topluluğun eski Yunan kültürü ve Ortodoks mezhebiyle birleşen ve kan bakımından çoğunlukla İslav ve Arnavutlar’dan bozma karışık bir millet olduğunu biliyoruz.

Bu karışık millet kendisini hem eski Yunan’ın, hem de Bizans’ın devamı ve torunları saymak gibi gülünç bir tezadın içinde, Megalo İdea’nın hülyasıyla sarhoş bir topluluktur. Bizans’ın eski Yunan’la kan bakımından ilgisi bulunmadığı tarihi bir gerçektir. Fakat bütün bu aykırılıklara, gülünç tezatlara rağmen Yunanistan, Batı’nın şımarık çocuğudur. Onlarda eski medeni Yunan’ın devamını tahayyül eden Batılıların maddi ve manevi yardımlarıyla bir Yunan devleti kurulmuş, ne gariptir ki tarih sahnesinde gözüken her devletin zaferlerle büyümesi sosyal bir kaide iken Yunanistan bir buçuk asırlık tarihinde hemen daima yenilerek çıktığı savaşlara rağmen, tıpkı dayak yedikçe büyüyen Tepegöz gibi, daima büyümüş, büyüdükçe de iştahı artmıştır.

Yunanistan’ın haksız yere desteklenmesinin son örneğini Kıbrıs davasında Amerika Başkanı Johnson vermiş, Kıbrıs Türklerinin öldürülmeye kadar varan kıyıcılıklardan kurtarılması için yapılacak Türk çıkartmasına engel olarak hem NATO davasına darbe vurmuş, hem de durup dururken Türkiye’de bir Amerikan düşmanlığı doğmasına sebep olmuştur.

NATO davasına vurulan darbe demekten maksadımız şudur : ikisi de NATO’nun üyesi olan bu devletlerden Türkiye her bakımdan Yunanistan’a göre, ölçülemeyecek kadar güçlüdür. Bu ikisinden birini feda etmek gerektiği zaman akıl, mantık ve askeri zihniyet Yunanistan’ın feda edilmesini gerektirir.

Bu tıpkı savaşta bir tümen için bir taburun gözden çıkarılmasına benzer. Amerika’nın bu basit gerçekten gaflet etmesine tabii imkan yoktur. Sebep, yukarda da belirttiğimiz gibi Yunan’a karşı duyulan sempatidir ve herhalde Hıristiyanlık taassubu da bundan epeyce rol oynamıştır.

Haksız olduğu zamanlarda bile, koruyucuları tarafından mutlaka kurtarılacağını bilen Yunanistan için Megalo İdea’yı gütmekten tabii bir yol olamaz. Bir yandan büyümek, bir yandan da başkalarının sayesinde iç ettiği ülkelerdeki azınlıkları yok etmek onun başlıca düşüncesi ve hedefidir.

Lozan Barış’ı yapıldığı zaman Batı Trakya’da 120 bin Türk’e karşı beş on bin Yunanlı bulunuyordu. 1923 Lozan Barış’ından 1968 sonuna kadar geçen 45 yılda bu Türklerin, Türkiye’deki artıştan daha az, mesela %2 oranında bir çoğalma ile bugün 228 bin kişi olması gerekirken, aksine 90 bin kişiye inmişler, Yunanlılar ise bu bölgede sayıca Türkleri geçerek çoğunluğu sağlamışlardır.

Hangi partiye mensup olursa olsun, bütün Yunan hükümetleri Türklere her türlü baskı yaparak memleketten kaçırmanın yollarını bulmuşlar, türlü kanunlar çıkararak Türklerin topraklarını çok ucuza almayı başarmışlar, bu toprakları Yunanlıları yerleştirerek ve onları iktisaden Türklerden üstün kılarak Batı Trakya’dan Türklüğü silme yoluna girmişlerdir.

Türkiye Cumhuriyeti hükümetleri ise daima iç işlerle uğraştıkları, dış Türklerin varlığını unutur hale geldikleri için gözler önündeki bu drama seyirci kalmışlar, ellerindeki İstanbul Rumları ve Patrikhane gibi iki kuvvetli koz olduğu halde hiçbir şey yapamamışlardır.

Demokrat Parti zamanında bir aralık, dış görünüş bakımından düzelmiş olan Türk-Yunan münasebetleri dolayısı ile Batı Trakya’da bir ” Celal Bayar Lisesi” açılmış, Türkiye’den öğretmenler gitmiş, fakat bunların hepsi bir aldatmacadan ileri geçememiştir.

Azınlıkların devletler arasındaki dostluklara engel olduğu malumdur. Bu iki devletteki azınlıklarda, siyasi münasebetleri, aynı sebeple aynı neticeye götürmektedir.

Resmi Gazete’de sık sık görülen “vatandaşlıktan çıkarılanlar” listelerinde Türkiyeli Rumlar büyük bir yekun tutmaktadır. Papa Eftim taifesi olan ve Türk aslından gelen küçük bir Ortodoks topluluğu dışında, bu Rumlardan Türkiye’ye hiçbir hayır gelmeyeceğini herkes bilmektedir. Yani Türklerle Yunanlıların dost olmasına imkan yoktur. Nato ittifakı gibi siyasi mecburiyetler bile bu dostluğu sağlayamamıştır. Yunandan dost olmayacağına göre de Türk siyasetinin oradaki Türkleri düşünmek ve kurtarmak bakımından yeniden ayarlanması lazımdır.

Türkiye’nin hattı hareketi dişe diş, göze göz prensibine göre olmalı, Batı Trakya’dan ürkütülen her Türk’e karşılık İmroz ve Bozcaada ile İstanbul’dan aynı sayıda Rum ürkütülerek Türkiye’den çıkmaya mecbur edilmelidir. Yunanlılar, Türkleri hangi usul ve bahanelerle çıkarıyorsa Türklerde Rumları aynı usul ve bahanelerle kapı dışarı etmelidir.

Bu mesele Türkiye’nin bir iç işi olduğu için irili ufaklı devletlerden hiçbirisinin karışmak yetkisi ve hakkı yoktur. Böyle bir karışma olursa Türk hariciyesinin elbette vereceği makul cevaplar bulunacaktır. Bu cevaplar, hiç şüphesiz diplomatik dille olmak şartı ile, mesela Amerika’ya “sen kendi zencilerine bak”, Rusya’ya “Kazaklar’dan ve Estonlar’dan, hele Kırımlar’dan ne haber”, İngiltere’ye “cumhuriyet hükümeti kraliyet hükümetinden İskoçya’nın bağımsızlığını dikkate almasını dilemekle kesb-i şeref eyler” şeklinde olacaktır.

Aktif ve milliyetçi elemanlarla işleyen cesur ve zeki bir “Dışişleri Bakanlığı” bu küçük görevi başarıyla yapabilir.

Batı Trakya dediğimiz yer bizim dünkü bir iki kazamız, sayıları 90 bine inen Türkler’de dünkü fatih sahiplerinin torunlarıdır. Kendisinden koparılan ülkelerdeki ırkdaşlarla ilgilenmek ise hem bir milli ülkü işi, hem insanlık borcu, hem de şeref ve fazilet davasıdır.

GÖZLEM , 9 Ocak 1969

Kurtarılmış Türkler

Türkiye dışında 60 milyon Türk, kurtarılmamış olarak yaşıyor. Osmanlı Türkleri’nin bölümleri olarak yanı başımızda duran Romanya, Yugoslavya, Bulgaristan, Batı Trakya, Rodos, Suriye ve Kerkük Türkleri’nin dışında asıl büyük Türk kesimi İran, Afgan, Sovyetler ve Çin hâkimiyetinde tutsaktırlar. Bu dört devlet kendi tabiiyetlerinde bulunan Türkler’e hiçbir hak tanımamakta, elde edilmiş bazı haklar uzun fedakârlıklarla, büyük mücadeleyle sağlanmış bulunmaktadır.

İran’daki 13 milyon Türk, bu zayıf ve iptidaî imparatorluğun en büyük unsuru olduğu halde İran’da Türkçe öğretim yapan okul yoktur. Açılması yasaktır. Birçok devlet dairelerinin duvarlarına yalnız Farsça konuşulacağına dair levhalar asılmıştır. İran’ın 60.000 Ermeni’si için radyoda Ermenice yayın yapılırken zengin kültürlü 13 milyon Türk için böyle bir şey düşünülmemektedir. Çünkü Farslar’ın iddiasına göre İran’da Türkçe konuşanlar aslında Fars olup Moğollar İran’ı zapdettiği zaman bunları zorla Türkçe konuşmaya mecbur etmiştir.

Bunun ne kadar gülünç bir iddia olduğu ortadadır. Aslında, Yedinci Asırdaki Arap istilâsından sonra İran tamamen yok olmuş, Araplar, İran medeniyetini kökünden kazımış, hatta Arap kanı İran kanıyla karışarak eski sarışın İran tipi ortadan kalkıp onun yerine bugünkü esmer, kara saçlı, Arapsı Acem tipi çıkmıştır.

9 – 10. yüzyıllarda Arap Abbasi halifelerine bağlı olarak İran’ın bazı bölümlerinde kurulan yerli hanedanlar ve bunların sonuncusu ve en büyüğü olan Büveyhliler, 11. yüzyıldaki Selçuklu fütühatıyla kaldırılmış, böylelikle İran’da dokuz asır süren Türk hâkimiyeti başlamıştır. “Moğollar’ın zorla Türkçe konuşturdukları halk”, daha Moğollar tarih sahnesinde yokken kuzeyden Hazar ve Sibir, doğudan Oğuz adıyla gelen bu Türkler’dir. Başlarındaki Çengiz Hanedanı Gök Türk soyundan olan ve Moğol’dan çok, büyük çoğunlukla Türkler’den oluşmuş bulunan Gök Moğol devleti ise 13. asırda Azerbaycan ve Anadolu’ya bir buçuk milyon Turanlı ile gelerek bu ülkelerin kesin sonuçlu olarak Türkleşmesini sağlamıştır.

İşte şimdi, bir oldu bitti ile tekrar Fars hakimiyetine geçen İran’daki 13 milyon soydaşımız İran’ın en zeki, cevvâl, çalışkan ve savaşçı unsuru olduğu halde insan haklarından mahrumdur. Onları düşünmek ve onlar için bir şeyler yapmak hakkımız ve görevimizdir.

İran’dan çok geri, üstelik çok da yoksul olan Efganistan’ın kuzeyinde de 3 milyon Özbek ve Türkmen vardır. Efganistan’ın bu kuzey bölgesi “Efgan Türkistanı”dır. Komünist kıyıcılığından kaçarak Efganistan’a geçen Özbek, Türkmen, pek az da Kırgız Türkü ile bugün 3 milyona varan bu Türkler, ancak %5’i okur-yazar olan iptidai Efganlılar’ın hakimiyeti altındadır. 25–30 yıl önce, hayvan sürüleriyle birlikte Türkiye’ye göçmek isteyen on binlerce Türkmen’e Efgan hükümeti izin vermemiştir. Bu Türklerin de Türkçe öğretim yapan okulları, radyodan Türkçe seslenen spikerleri yoktur. Efganistan denen ülke tarihteki Türk Kuşanlar’ın, Ak Hunlar’ın, Gazneliler’in, Temirliler’in ülkesidir. Efgan şehirleri bu eski Türkler’in medeniyet eserleriyle doludur. Bunları düşünmek ve onlar için bir şeyler yapmak da hakkımız ve görevimizdir.

Sovyetler Birliği ise 40 milyon Türk’le en kalabalık Türk nüfusunu barındıran devlettir. Soyumuzun anayurdu oradadır. En eski tarihî anıt ve hatıralarımız oradadır. Moskoflar’ın Türk gücünü kırmak için ayrı alfabelerle ayrı millet haline getirmeye çalıştığı Kazak, Özbek, Tatar, Başkurt, Kırgız, Türkmen, Çuvaş, Karakalpak, Azerî, Oyrat, Hakaslar ve daha küçük idarî bölgelerde yaşayan Yakut Balkar, Karaçay, Nogay, Kumuk, Altaylı gibi Türkler hep oradadır. Hepsine ayrı tarihler uydurulan bu Türkler, büyük maziden ve büyük devletten gelmenin verdiği kuvvetle Moskof baskısına başarıyla karşı koymaktadır. Artık onların bilginleri ve her türlü uzmanları var. Direniyorlar.

Ruslar eski saldırganlıklarını kaybetmişlerdir. Yalnız Batı’dan değil, ülküdaşları olan Çin’den de korkuyorlar. Komünizm iflâsa doğru gitmekte, Rus nüfusu yerinde sayarken Türkler çoğalmaktadır. Karanlıklar arasından ümit şimşekleri çakmaktadır. Bu Türkler’i düşünmek de hakkımız ve görevimizdir.

Dünyanın en kalabalık olan, belki 850 milyonluk, belki bir milyarlık Çin’deki Türkler ise daha mühim bir tehlike ile karşı karşıyadır: Bu geniş topraklara Türkler’in birkaç katı Çinli yerleştirilmesi… Fakat tabiat kuvvetleri Türkler’i korumakta, Çin Türkistan’ında Çinliler yaşayamamaktadır. Yaşayıp üreseler bile, orada bir tek Türk kalmasa bile günün birinde o Kunlar ve Uygurlar diyarı onlardan yine alınıp Türkleştirilecektir. İçinde Türk nüfusu kalmadı diye tarihî mirasları bırakacak değiliz. Bugün Kırım’da da Türk yok ama Kırım bizimdir. Günün birinde mutlaka kurtarılacaktır.

O Türkler’i unutmayız. Unutamayız. Bir aile, nasıl gurbette veya uzakta olmakla bir ferdini unutmazsa, bir millet de başka hakimiyetler altında yaşayan kardeşlerini öylece unutamaz. Bu sebeple nerede olurlarsa olsunlar bütün Türkler’i düşünmek, onların acı ve sevinçlerine ortak olmak, iyiliklerini istemek ve günün birinde bütün Türkler’in birleşeceklerini düşünerek bu uğurda çalışmak her Türk’ün vazifesidir.

Türk milleti büyük bir millettir. Tarihteki fonksiyonu çok büyük olmuştur. Türk devleti birkaç defa dünyanın ve tarihin en büyük devleti haline gelmiştir. Böyle bir milleti dünya birleşse bile ortadan kaldıramaz. 20. yüzyıl Türkler’in bütün tarihlerinde görülmedik şekilde çoğaldıkları bir asırdır. Bu asır Batı medeniyetinin ve komünizmin yıprandığı, çözüldüğü bir çağdır. Türk milletinin şahlanması için yeniden büyük önderlere ihtiyaç vardır. 20. yüzyılın son çeyreğinde (1967–2000) elbette böyle bir kılavuz önder çıkacaktır. Parti liderlerinden böyle bir önder çıkamaz. Partiler, tabiatları icabı, birbirlerini yemekle meşguldür. Önder, partilerden değil, doğrudan doğruya milletin içinden çıkarak yeni bir Bozkurt olacaktır. Tanrıkut Mete’nin, Çiçi Yabgu’nun, İstemi Kağan’ın, Kür Şad’ın, İlteriş Kutluğ Kağan’ın, Kül Tegin’in, Bayançur Kağan’ın, Çağrı Beğ’in, Oruç Reis’in ruhlarından işaret almış bir önder yüksek ahlâk ve büyük erdemle bu kutlu işi başaracaktır.

Tutsak Türk Elleri ve onun Osman Batur gibi binlerce şehidi dururken, Zenci Lumumba’ya, Hoşi-minh’e, Mao’ya destan düzenlere lânet olsun. Milletin büyük yarını ve övüncüyle uğraşmak dururken işçi gündeliklerini hayatın en mühim meselesi haline getirmek isteyen solaklara lânet olsun. Türk ırkının yüceliği ortada iken “Ben hilâli bir Çingene ile yükseltirim” diyen yobaz köpeği susturmayan haysiyetsiz profesöre lânet olsun!

Türk’ün yıldırımı inecektir.

Tanrı’nın gazabı bunların üstüne inmezse daha müthiş olan Türk’ün yıldırımı inecektir.

ÖTÜKEN, 1975, sayı.7

 

 

Dörtlükler

Üç ömre bedel kırk yedi yıl gün gibi geçti,
Dünyadaki her zevke dedim: Yok kadar azmış.
Bir başka hayat, başka cihan özlüyorum ben,
Bildim ki ölümden öte gerçek olamazmış…

***

Yürür gün doğmadan yollarda her gün
Sakat, sessiz ve aksak bir hayalet.
İçerden: Bir ziyan olmuş ömürdür,
Dışardan: Neymiş artık var, hayal et.

***

Kimi sessiz yaşayıp öyle göçer;
Kimi teşyi olunur kollarda…
Biri vardır: yaşamış fırtınalı;
Kalacaktır tükenip yollarda…

***

Ne güzeldir anarak Tunga Er efsanesini
Yürümek…
Ruh olup, ordu olup Tanrıdağ’ın çevresini
Bürümek…

***

Beşeriyet denilen fertlerde
Var mıdır olmayan ahmak ve alık?
Bu cihan sanki salaş bir sahne
Ve piyes maskaralık, maskaralık…

***

Darmadağınık ve perişan aklım,
Beni sersem ediyor bunca acı.
Çare yok: Yazdı ezelden Yaradan,
Çare yok: Sade ölümdür ilacı…

Yaşayan Türkçülere Ağıt

Bir mahşere binlerce kader tutsağı gelmiş,
Titrek ve metin cümle adımlar ona doğru…
Gitmekte bütün kafile, meçhula yönemiş,
Nerden gelerek hangi karanlık sona doğru?

Her şey kopuyor istemeden kendi yerinden;
Herkes geliyor, sonra da herkes gidecektir,
Milyonlar asır geçse de arzın üzerinden
Bir kere giden bir daha ses vermeyecektir.

Meçhul kaderin çizdiği yoldan gideceksin;
Bilmem ki bu meçhulleri hep Tanrı mı yazmış?
Öyleyse bırak, ruh bütün işkenceyi çeksin,
Bin bir kere ölmeksizin insan yaşamazmış…