Aylık arşivler: Temmuz 2017

Türk ordusunun iftihar levhası

Cihan tarihinde en çok savaşan millet Türkler olmuştur. Bu savaşların bir listesini çıkarmak, bilhassa eski zamanlar için, güçtür. Denilebilir ki 15. asırdan önceki Türk tarihi mütarekesiz bir savaştan ibarettir.Onun için ben burada yalnız Türkiye’yi, o da Osmanlı hanedanı zamanında, aldım. Aşağıdaki liste Türk Ordusunun belli başlı savaşlarını gösteriyor. Bunlardan italik harflerle yazılmış olanlar bizim yenildiğimiz savaşlardır. Ötekilerse çoğunda yendiğimiz ve pek azında müsavi ehemmiyetsiz sınır kavgalarını almadım. Savaşların da (93 harbi), (Balkan harbi) gibi hususi isimleri yerine hangi millet ve devletlerle yapıldığını gösterdim. Artık bu listeye bakarak Türk çocukları kimin dost, kimin düşman olduğu hakkında hükümlerini versinler.

Yıl Müttefik. Düşmanlarımız Savaşların Adı

1364

Sırp-Macar-Romen (Eflak ve Boğdan)

Sırp Sındığı

1364

Rum

Biga’nın Zaptı

1365-1375

Rum

Yanbolu, Vize, Kavala, Drama havalisinin Zaptı

1389

Sırp-Macar-Boşnak-Romen

Kosova Meydan Savaşı

1391

Rum

İstanbul muhasarası, Selânik ve Yenişehir taraflarının Zaptı
1395 Macar, Fransız, Alman, İngiliz, Çek, İtalyan, İskoç, Romen

Niğbolu Meydan Savaşı

1422 Rum

İstanbul’un Muhasarası

1422 Romen (Eflak)

Tazminat alınarak sulh

1423 Rum Arnavut
1428 Macar-Sırp
1430 Rum-İtalyan (Venedik)

Selâniğin Zaptı

1433 Sırp

1437-1444 Macar-Sırp-Romen-Leh-Alman
1444 Macar-Sırp-Romen-Alman

Varna Meydan Savaşı

1445-1446 Rum

Mora Rumları Vergiye Bağlandı

1448 Macar-Romen-Çek-Alman

İkinci Kosova Meydan Savaşı

1452-1453 Rum

Bizans’ın mahvı ve İlhakı

1454 Rum-Arnavut
1454 Macar-Sırp

Sırplar yılda 30.000 duka vergiye bağlandı

1454-1455 Rodos
1455 İtalyan (Ceneviz) Sakız Cenevizleri yılda 10.000 duka vergiye bağlandı
1455-1459 Sırp

Sırbistan’ın mahvı ve İlhakı

1458 Rum-Arnavut

Şimali Moranın zaptı

1459-1460 Rum-Arnavut Venediğe ait şehirler müstesna olarak bütün Mora’nın zaptı.
1461 İtalyan (Ceneviz)

Amasra’nın zaptı.

1461 Rum

Trabzon İmparatorluğunun mahvı ve ilhakı.

1462 Romen (Eflak)

Rodos’un tahta çıkarılması ve 10.000 duka vergi.

1462 İtalyan (Ceneviz)

Midilli’nin zaptı.

1463 Sloven

Bosna Krallığının mahvı ve ilhakı.

1463-1479 İtalyan (Venedik)

Moradaki Venedik şehirleriyle Arnavutluk ve Ağrıboz ilhak olundu. 100.000 lira tazminat alındı. Yılda 10.000 lira vergiye bağlandı.

1464 Macar
1464-1467 Arnavut
1475 Macar-Leh-Romen (Boğdan)
1475 İtalyan (Ceneviz)

Kırım ve civarı sahillerindeki Ceneviz şehirlerinin zaptı.

1479 Macar-Romen (Eflak)-Alman (Sakson)

1480 Rodos

1480 İtalyan

Zanta, Santamavra adalarıyla Otrant’ın zaptı.

1482 Romen (Boğdan)

Kili ve Akkermanın zaptı.

1485-1491 Mısır

Tunusluların tavassutuyla ve müsavi şeraitle sulh.

1487 Romen (Boğdan)

1492-1493 Macar

1498 Leh

1498-1502 İtalyan (Venedik)

Mora’da son kalan şehirlerin zaptıyla sulh.

1514-1516 İran

Çaldıran meydan savaşı.

1516-1517 Mısır

Mısır’ın mahvı ve ilhakı.

1520-1521 Macar

Belgrat’ın zaptı

1522 Rodos

Rodos’un ilhakı.

1526 Macar

Mohaç meydan savaşı. Macaristan’ın ilhakı.

1529 Alman

Viyana muhasarası.

1532 Alman

1533-1535 İran

Irakeyn seferi.

1537-1540 İtalyan (Venedik)

Arnavutlukta bazı kale ve adaların zaptı ve 300.000 lira tazminat alınması.

1537 Alman

1538 Romen (Boğdan)

1538 Portekiz

Hindistan’da.

1541-1547 Macar-Alman Macaristan’ın öteki kısımlarının ilhakı, Avusturya’nın yılda 30.000 altın vergiye bağlanması.
1548-1549 İran

Van vesaire kalelerin zaptı.

1551-1552 Alman

1552 Aziz Yahya Şövalyeleri

Trablus’un Turgut Reis tarafından zaptı.

1553-1555 İran

Amasya muahedesi.

1556-1559 Alman

1562 Alman

1565 Malta

Turgut’un şehadeti.

1565-1568 Alman

Siget’in zaptı.

1566 İtalyan (Ceneviz)

Sakız’ın zaptı.

1568-1570 Arap

Yemen’in fethi.

1570-1573 İtalyan (Venedik) – İspanyol – Papa – Savua – Malta

Kıbrıs’ın fethi ve 30.000 duka.

1574 İspanyol

Tunus’un zaptı.

1574 Romen (Boğdan)

1575 Alman-Hırvat

Sınır harbi.

1578 Portekiz

Fas’ta Krallarıyla birlikte Portekiz ordusunun imhası.

1578-1590 İran

Azerbaycan, Gürcistan ve Lûristan’ın zaptı. Ferhat Paşa muahedesi.

1593-1606 Alman

Zitvatorok muahedesi.

1603-1612 İran

Nasuh Paşa muahedesi.

1615-1618 İran

Serav muahedesi.

1620-1621 Leh

1623-1639 İran

Kasr-ı Şirin muahedesi.

1633-1634 Leh

1641-1642 Rus

Azak’ın zaptı.

1645-1669 İtalyan (Venedik)

Girit’in zaptı.

1646 Rus

Kırım Hanı’nın akınından dolayı Rusların Azağa hücum ve mağlubiyetleri.

1662-1664 Alman

Vasvar muahedesi.

1672 Leh

Bucaş muahedesi.

1673-1676 Leh

1677 Rus

Cehrin seferi.

1682-1699 Alman-İtalyan-Leh-Rus

Karlofça muahedesi.

1710 Rus

Prut muahedesi.

1714-1717 İtalyan (Venedik)

1715-1718 Alman

Pasarofça muahedesi.

1722-1728 İran

1730-1731 İran

Ahmet Paşa muahedesi.

1731-1735 İran

1735-1739 Rus-Alman

Belgrat muahedesi.

1742-1745 İran

1768-1791 Rus

Kaynarca muahedesi.

1776 İran

1786-1791 Rus Alman

Ruslarla Yaş, Almanlarla Ziştov muahedesi.

1798-1801 İngiliz-Fransız

1805-1812 Rus

Bükreş muahedesi.

1807-1809 İngiliz

1827-1829 Rus

Edirne muahedesi.

1852-1855 İngiliz-Fransız-Rus-İtalyan-Sardunya

Paris muahedesi.

1876 Sırp-Karadağ

1877-1878 Rus-Romen-Sırp-Karadağ

Berlin muahedesi.

1896-1897 Rum (Yunan)

1911-1912 İtalyan

Trablus harbi.

1912-1913 Bulgar-Sırp-Yunan-Karadağ

Balkan harbi.

1914-1918 Rus – İngiliz – Fransız – İtalyan – Sırp – Romen – Belçika – Karadağ – Amerikan – Japon – Yunan – Portekiz – Siyam vs…

Sevr muahedesi.

1919-1923 Yunan-Ermeni-Fransız

Lozan muahedesi.

Türk ordusunun bu hesap defteri bize epey şeyler öğretiyor. Bir defa toparlak hesapla 550 yıllık devirde en aşağı 275 yılın savaşla geçtiğini görüyoruz. Demek ki Türk Milleti son beş buçuk asırda ömrünün tam yarısını savaşta geçirmiş. Bu harikulâde bir neticedir. Çünkü bu kadar çok harpten sonra bir milletin yine zinde ve oldukça kuvvetli olarak yaşayabilmesi âdeta bir mucizedir. Başka hiç bir milletin hayatında bu kadar dövüş yoktur. İngilizlerle Fransızlar arasındaki yüz sene muharebesi bile hakikatte 110 yıldan fazla devam etmiş, fakat ancak bunun yarıdan azı harple yarıdan çoğu da mütareke veya sulhle geçmiştir. Hem de unutulmamalıdır ki yukarıdaki listede yalnız dış harpler vardır. Dahilî isyanlar ve harpler (meselâ bir çok Osmanlı-Karaman harpleri) bu listeye alınmamıştır. 11. asırda bütün İran, Azerbaycan, Irak ve Anadolu’ya yayılan Oğuz Türklerinin 1.500.000 nüfus olduğunu ve bu nüfusun 900 yıldır seferber halde bulunduğunu düşünürsek bu bir buçuk milyon Türk’ten ancak yarısının yerleştiği Anadolu’da bugün en aşağı 10.000.000 Türk’ün bulunması milletimizin hayat kaabileyetine çok parlak bir misal teşkil ettiğini teslim ederiz.

 

Yukarki liste, son beş buçuk asırlık tarihimizde hemen hemen bütün Avrupa milletleriyle harp ettiğimizi gösteriyor. Gerçi bu liste de İsveç, Norveç, Danimarka, Felemenk gibi milletlerin adı yoktur. Fakat düşünülmelidir ki bizim Alman harpleri dediğimiz savaşlara bütün bu şimal milletleri de yardımcı olarak iştirak etmişlerdir. İsviçre’de de ise bahse lüzum görmüyorum. Çünkü İsviçre bir millet değildir.

Bu milletler arasında Türkler yalnız Ruslarla Acemleri millî düşman olarak tanımıştır. Milattan önceki asırlardan beri bir birine düşman olan Turan ve İran’ın ezelî ve ebedî çarpışması Osmanlılar devrinde da ayrı dinî bir mahiyette devam etmiştir. Türk’ün kılıcına birkaç defa baş eğmek mecburiyetinde kalan hilekâr acemin son asırdaki müdafileri de hemen hemen tamamen İran da yerleşen Türkler olmuştur. İran’la olan 13 harbin biz yalnız 2 tanesinde yenilmişizdir. Ve bizi yenen de Afşar Türkü Nadir Şah olmuştur.

Ruslarla olan çarpışmalarımız da 13 tanedir. Bunun 6 tanesinde Ruslar 6 tanesinde de biz galip gelmişizdir. 1 tanesi müsavi olarak bitmiştir. Ruslar 6 galebelerinin 3’ünde bize karşı yalnız başlarına galip gelmişler, öteki 3’ünü müttefikleri sayesinde kazanmışlardır. Biz ise 6 galebemizden yalnız 2’sini müttefiklerimiz sayesinde elde etmişizdir. Bizim Ruslarla olan çarpışmalarımız yazılmamış bir destandır. Bu milletle olan savaşlarımız onların en kuvvetli bizim en zayıf zamanlarımıza tesadüf ettiği halde yine Türklüğün galebesiyle bitmiştir denebilir. Çünkü cihan savaşındaki Çanakkale müdafaamız Rusya’nın can damarını tıkamış ve onun ölümüne sebep olmuştur. Bununla beraber Türk_Rus mücadelesinin kat’i bir netice ile bittiği söylenemez.

Almanlarla olan harplerimiz bunlardan daha çoktur. Ve bunların en çoğu Türk silahlarının zaferiyle bitmiştir. Almanlar bizi yalnız başlarına hiç bir defa yenememişlerdir.

Bizden daima askerlik dersi alan milletlerden biri de Fransızlardır. Bunlar Osmanlılara karşı yapılan ehlisaliplere iştirak ettikleri gibi Giridi kurtarmak için de yardımcılar göndermişler ve Napolyon kumandasında Cezzar Ahmet Paşadan dayak yedikten sonra son olarak da Çanakkale de ve kurtuluş savaşında cenup cephesinde bizimle aynı acemilik içinde boy ölçüşmüşlerdir. Fransızlar kendilerinin cesur bir millet olduklarını ikide bir ilân ederler. Fakat nedense bizimle olan harplerinde daima bunun aksi sabit olmuş ve Türk askerleri Fransızlarla “kılıçları kısa ama çizmeleri uzun” diye eğlenerek onların yalnız kaçtıklarını güzel bir nükte ile ima etmişlerdir.

Venedik ve Ceneviz adı altında bizden en çok dayak yiyen milletlerden birisi de İtalyanlardır. Romalıların bu şüpheli torunlarıyla 15 savaşımız vardır. Bunun 13’ünü biz, 2’sini onlar kazanmışlardır. Kazandıkları harbi de Almanya, Rusya ve Lehistan ittifakına borçludurlar. Öteki zaferleri ise yalnız 3.000 muntazam Türk askeri tarafından muhafaza olunan Trablus’a yaptıkları saldırıştır. İtalya buraya 60.000 askerle hücum etmiş, sonradan da 60.000 kişi daha sevk etmişti. Biz ise yalnız gizlice bir kaç zabit gönderebilmiştik. Bu 3.000 Türk bir kaç bin arabın yardımıyla İtalyanları tam bir yıl oyaladı. Arkasından Balkan Harbi çıkmasaydı kıyamete kadarda oyalardı. Ve vaziyet öyle göstermişti ki kazara Türkiye ile İtalya arasında kar yolu olsa Türk ordusu muhakkak Roma’ya girerdi. Zaten İtalyanlara Trablus’a saldırmak cesaretini veren de karadan hududumuzun olmaması ve donanmamızın yok denecek halde bulunmasıydı.

Şimdi de gazetelerde okuyoruz: Musolini atıp tutuyormuş. Şarka, Asya’ya genişlemek istiyormuş, filân… Hepimiz biliyoruz ki Musolini efendinin gözü Antalya ve İzmir’dedir. O buraya muhakkak saldıracaktır. Tabiî biz de kendisine lâzım gelen hürmette kusur etmeyeceğiz. Fakat herhalde Musolini efendi umduğunu değil bulduğunu yiyince şaşıracak, afallayıp sersemleyecektir.

Böyle zamanlarda insanın aklına derhal mazi geliyor ve kafamızda 2’ye karşı 13 rakamı derhal 2’ye karşı 14 oluyor…

Yukarki listeyi okuyan Türk çocuklarının 108 savaş içinde yalnız 14 mağlûbiyeti görünce göğüsleri iftiharla kabarabilir. Bugün, düşman ne kadar kuvvetli olursa olsun onu kendi vatanımızda yenmeye Türk ordusu kadirdir.

Evet, bugün tek başına Türk ordusunu yenecek hiç bir ordu yoktur.

Orhun Dergisi, 1934, Sayı: 6

Türk Milletinin şeref şehrahı

Çınaraltı dergisinin 83. sayısında Türk Tarihinin Şeref Galerisi” adlı yazısı ile Adnan Giz ortaya güzel bir teklif atmaktadır: Türk tarihinin en mühim ve büyük 40 şahsiyeti için bir galeri yapmak… Buraya girecek şahsiyetler için de üç şart koşuyor: 1- Türk soyundan olmak; 2- Türk ahlâkının üstün vasıflarına sahip bulunmak; 3- Türk milletine büyük hizmetler etmiş olmak.

Sonra, kendi hazırladığı listeyi takdim etmektedir. Bu listeden Atatürk, İnönü, Çakmak ve Meçhul Askerin en başta bulunmasını kat”i bir zaruret olarak gördüğü için geriye kalan 36 kişiyi Türklerce kutlu sayılan dört tane “9”a bölmekte ve ilk iki dokuzu devlet adamlarıyla kumandanlara, son iki dokuzu da bilgin, fikir adamı, şair ve sanatkârlara ayırmaktadır. Adnan Giz”in Listesi şudur:

Devlet Adamı ve Askerler:

1- Atatürk

2- İnönü

3- Çakmak

4- Meçhul Asker

5- Oğuz Han

6- Atilâ

7- Tuğrul Beğ

8- Alp Arslan

9- Nurettin Zengi

10- Selâhaddin Eyyubî

11- Baybars

12- Orhan Beğ

13- Şehzade Süleyman Paşa

14- Babur

15- Fatih

16- Yavuz

17- Kanunî

18- Ekber

19- Barbaros

20- Koca Reşid Paşa

21- Mithat Paşa

22- Gazi Osman Paşa

Bilgin, Fikir Adamı, Şair ve Sanatkârlar:

23- İbnî Sinâ

24- Fârabi

25- Ebülfedâ

26- Mevlânâ

27- Yunus Emre

28- Uluğ Beğ

29- Alişir Nevâi

30- Füzuli

31- Mimar Sinan

32- Kâtip Çelebi

33- Itrî

34- İsmail Dede

35- Cevdet Paşa

36- Namık Kemal

37- Müşür Süleyman Paşa

38- Ali Suavi

39- Hâmid

40- Ziya Gök Alp

Adnan Giz”in koyduğu üç şarta göre bu listeden bazı kimseleri çıkarmak icap eder. Meselâ Selâhaddin Eyyubi ve Ebülfedâ Türk ırkından olmadıkları için galeriye giremezler. Hele İbnî Sinâ ile Ebülfedâ kültür bakımından da Türk olmadıkları için adlarının bile anılması doğru değildir. Bilhassa İbnî, Sinâ, Türkleri Zencilerle bir tutarak tahkir etmiş, hicivler yazmıştır. Gerçi son zamanlarda onun yıl dönümleri kutlanmış, hakkında kitaplar çıkarılmış ise de bu gibi zoraki gayretlerle hakikat değiştirilemez.

Adnan Giz”in bu galeriye 40 kişi sokulması hakkındaki fikri de bizi bir tercih bocalaması içinde bırakacaktır. Çünkü 26 asırlık tarihî hayatı olan ve birinci sınıftan bir iki yüz insan yetiştirmiş bulunan Türk milletinin en büyük 40 kişisini seçmek pek güçtür. Meselâ Adnan Giz”in bu listeye soktuğu Orhan Gazi ile oğlu Süleyman Paşaya kimsenin itirazı olamaz. Fakat onlarla aynı hizada olan Birinci ve İkinci Muradlarla, Mehmed ve Musa Çelebiler ve Yıldırım Beyazıd”ın şeref galerisinden dışarıda bırakılmasına da kimsenin gönlü razı olmaz.

Adnan Giz”in listesinde Oğuz Han da vardır. Malûmdur ki Oğuz Han tarihî bir şahsiyet değildir. Efsanevî şahsiyetlerin ise tarih galerisine girmesi doğru değildir. Bunun yerine Oğuz Han”ın tarihi şahsiyeti olan Motun Yabguyu koymak gerekir.

Sonra bu listeye Gök Türkler”den, Uygurlardan, Karahanlılar”dan, Anadolu Selçüklülerinden, Çingizlerden, Harzemşahlardan, Temürlülerden kimsenin olmayışı da büyük eksikliklerdendir. Gök Türklerden “Bumun Kağan”, “İstemi Kağan”, “Kür Şad”, “İlteriş Kağan”, “Bilge Tonyukuk” ve “Kül Tigin”; Uygurlardan “Moyunçur Kağan”; Karahanlılardan “Satuk Buğra Kara Han”; “Kutlamış”, “Süleyman Gazi”, “Birinci Kılıç Arslan”, “Sultan Mesud”, “İkinci Kılıç Arslan”, Beğlerden “Afşın Beğ”; Harzemşahlardan “Mengüberti”; Karamanlardan “Mehmed Beğ”; Aydınoğullarından “Gazi Umur Beğ” bu galerinin tabii âzalarıdır.

Haçlı sürülerine karşı küçük ordularıyla kartallar gibi dövüşerek Türklüğün ve Müslümanlığın hayatını kurtaran iki Kılıç Arslan ile Sultan Mesudun adları, Adnan Giz”in listesindeki adların bir çoğundan daha yüksektir. Sonra, Çingiz Hanla Aksak Temürün girmeyeceği bir şeref galerisi hileli bir miras davâsından başka bir şey olamaz.

Bundan başka bazı şahsiyetleri şu veya bu zümreye sokmak da münazaalı olacaktır. Meselâ Babur hem birinci sınıf bir pâdişah, birinci sınıf bir kumandan, hem de birinci sınıf bir şâirdir. Süleyman Paşayı da hem asker, hem fikir adamı olarak mü tela etmek icap eder. Onun için büyükleri sınıflara ayırmaktan vazgeçerek asır asır mütelea etmek daha doğru olur. Daha mühim bir nokta da şeref galerisi yaparak Amerikalıları taklid etmektense bunu bir yaylada, bir dağda, hülâsa açıkta bir şeref şehrahı şeklinde meydana getirerek ortaya orijinal bir eser koymaktır.

Memleketin hakikî tarihçileri toplanarak bu iş için konuşmalara başlamalı, en eski çağlardan başlayarak kimlerin bu şehraha gireceğini tespit etmeli ve şehraha girecek her şahıs için ittifakla karar verilmelidir. Biz Amerikalılar gibi dünkü millet olmadığımız için eski büyüklerimizin heykellerini dikemeyiz. Çünkü onların resimleri yoktur. Bunlar için temsili taşlar ve sütunlar daha uygun olur kanaatindeyim. Şeref şehrahının söğüt, çınar, kayın ve çam gibi Türklerce kutlu sayılan ağaçlarla süslenmesi, en güzel ve dayanaklı yerli taş ve madenlerden sütunlar ve heykellerle donatılması, bu işin de yalnız Türk mimar, sanatkâr ve ustaları tarafından yapılması şart olmalıdır.

Bu şeref şehrahı için Türk ülkesinin kutlu yerlerinden birisi seçilebilir. Meselâ Malazgird meydan savaşının yapıldığı yer yahut Dumlupınar”daki Meçhul Asker âbidesinin civarı uygun görülebilir. Yahut büsbütün sarp bir yayla, bir dağ da düşünülebilir. Dağın daha heybetli olmak gibi bir üstünlüğüne karşı bir mahzuru burada ağaçları tutup tutmayacağı meselesidir.

Büyük millî törenler şeref şehrahında yapılır, büyük askerî geçitler millete mazisini andırır ve Türk çocuklarında en büyük tarih dersi de burada verilir. Dumlupınar”daki Meçhul Asker anıtı ile birlikte bu şeref şehrahı da Türk milletinin millî Kâbesi olur.

Bu şehrah milyonlarca liraya mal olacaktır. Fakat Türk milletine verilecek kuvvet iksirinden biri için bu parayı çok görmemelidir. Bugünkü şartlar içinde bu paranın sarf olunamayacağını biliyorum. Fakat şimdiden bir heyet kurulur ve projeler yapılmağa başlanırsa hiç de lüzumsuz bir işe girişilmiş olmaz.

Şeref şehrahına girecek uluları seçmek için memleketin beş tarih bilgini olan Selcenoğlu İbnülemin Mahmud Kemal, Uzun Çarşılı-oğlu İsmail Hakkı, Soklukayoğlu Zeki Velidi Togan, Köprülü-oğlu Mehmed Fuad ve Yinançoğlu Mükrimin Halil Beğler seçilmeli, Türk tarihiyle meşgul olup bu meselede söz sahibi olabilecek 15-20 kişi de müşavir heyet olarak asıl heyetin yardımına verilmelidir. Münakaşalar müşterek yapılmalı, fakat son kararı beş kişilik heyet vermelidir. Bu beş kişilik heyetin kararına kimse müdahale edememelidir.

Başta milliyetçi mimar Sedat Çetintaş olduğu halde seçme Türk mimarlarından kurulacak olan bir heyet de beş kişilik tarih heyetinin göstereceği yol ile büyük Türklerin anıtlarını ve heykellerini yapmalı, şeref şehrahının projesini hazırlamalıdır.

Adnan Giz”in ortaya attığı büyük düşüncenin cazibesine kapıldığım için “şeref şehrahı” gibi Türkçe”ye uymayan bir terkip kullandım. Bu adın da Türkçe bir karşılığı bulunabilir. Meselâ buraya “Ölmezler Yolu” da denebilir. Hülâsa Türklüğün Kâbesi olacak olan bir yerde yabancı bir zerre dahi bulunmamalıdır.

Nihal ATSIZ, Kopuz Dergisi, 1943, Sayı: 1

72 Kazak ailesinin bitmeyen çilesi

İstanbul’da Zeytinburnu’nda oturan Doğu Türkistanlı Kazaklardan 72 aile, ümitle ümitsizlik arasında bocalayarak devletten gelecek yardımı bekliyorlar. Bunlar 10-12 yıl önce, Doğu Türkistan’da Çinlilere karşı ayaklanarak, yıllarca vuruşan, sonra orantısızlık yüzünden göçe karar vererek vuruşa vuruşa Tibet üzerinden Hindistan’a geçen Türklerdir. Bunlar, hani şu destan kahramanına benzeyen Osman Batur’un uruktaşlarıdır. On bin kişiyle yola çıkıp Hindistan’a iki bin kişi varan gazilerdir.

Onlar, zifiri karanlıkta gönüllerine bir ışık gibi parlayan Türkiye’ye varmak için o korkunç sıkıntılara katlanmışlardır. Aralarında bütün aile fertlerini kaybedenler vardır. Bazı aileler bütün fertleriyle yollarda, Tibet yaylasında, Himalaya geçitlerinde kalmışlardır.

Türkiye bunlara bağrını açtı. Onlar ırkdaşlarımızdı. Kayseri, Adana ve Salihli’de onlara toprak verdi. Yerleştiler. Çalışkan ve tokgözlü oldukları için geçimlerini sağlayıp Türkiyeli oldular. Bir kısmı askerliğini Türkiye ordusunda yaptı. Küçükleri okula başladı. Burasıyla kaynaştılar.

Yalnız Kayseri’ye yerleştirilenlerden 72 ailenin bir türlü iki yakası bir araya gelmedi. Topraklarının verimiyle bir türlü geçinemiyorlar, aşırı yoksulluk çekiyorlardı. Doğu Türkistan’ın kuzeyinde, Altaylar bölgesinde hayvancılıkla geçinmeye alışmışlardı. Ekinciliğe yabancı idiler. Kendilerine verilen toprakla geçinemeyişlerini bu acemiliğe veriyor, alışmaya uğraşıyorlardı. Acemilik yedi yıl sürünce suçun kendilerinde olmadığını anladılar: toprak verimsizdi. Hükümete başvurdular.

Hükümet tarafından iki defa yollanan bilirkişiler bu 72 aileye verilen toprağın çorak olduğu hakkında rapor hazırladı. Bunun üzerine 72 aile hükümetin izniyle çorak topraklarını hükümete bırakarak ve yeniden toprak almak hakları mahfuz kalarak İstanbul’da Zeytinburnu gecekondularına yerleşti. 96 erkek 84 kadın, 70 erkek çocuk ve 65 kız çocuk olmak üzere 315 kişiden mürekkep olan bu 72 aile kendilerine yeniden toprak verilinceye kadar geçimlerini sağlamak üzere türlü işlere giriştiler. Kimi, börk, kimi kemer yaparak satıyor, plâstikten öteberi hazırlıyorlardı. İçlerinde kımız yapanda vardı. Sermayeleri olsa bu küçük işlerini büyütecekler, ailelerini iyice geçindirebileceklerdir. Fakat, ancak günlük sermaye ile günlük geçimlerini sağlıyorlar, büyük bir yoksulluk içinde yaşıyorlardı.

Ben bunların nasıl bir sıkıntı içinde yaşadıklarını biliyorum sanırdım. Geçen yıl içlerinden kımız yaparak geçinen birisinin gecekondusuna gidince faciayı biliyorum sanmakla ne kadar aldandığımı anladım. Berbat gecekondunun iki küçük odasında erkek ve kadınla, yedi çocukları barınıyordu. 200 lira kira vererek oturdukları bu kulübenin konuk edildiğimiz odasında bir karyoladan başka hiçbir eşya yoktu. Yerde oturuyorduk. 16 ile 1 yaş arasında yedi çocuğun giyim kuşamları perişan, ailenin hayatı bir dramdı. Bekliyorlardı…

İki şey bekliyorlardı: verimli toprak ve o toprak verilinceye kadar Kızılay’dan aş…

Açları doyuran, yoksulları giydiren Kızılay’dan yardım beklemek hakları idi. O Kızılay ki Yunanlılara bile yardım etmişti… dilekçe ile başvurdular. Aralarından seçtikleri murahhasları son altı ayda dört defa Ankara’ya göndererek hem Kızılay yardımı, hem de devletin toprak vermesi için resmi makamlara başvurdular.

Bu başvurmaları bende kendi çapımda destekledim. Faruk Sükan, Fethi Tevetoğlu ve Mehmet Özgüneş’e mektuplar yazarak Kazakların kanuni haklarının biran önce sağlanması için yardım etmelerini rica ettim. Eksik olmasınlar hepsi Kazaklarla meşgul oldular. Onları gerekli yerlere ya gönderdiler, yada bizzat götürdüler; yapılması gerekeni yaptılar ve işlerinin olacağını vaat ederek Kazakların gönlünü aldılar. Kazaklar ne kadar sevinçliydiler!…

Fakat sevinçleri boşuna idi. Ne tarlalar verildi, nede Kızılay’ın aşı. Faruk Sükan’ın Sağlık Bakanlığı zamanında İstanbul Kızılay merkezine aş için verdiği emir bile uygulanamadı.

Bu ne biçim devlet, ne biçim hükümet ? Bakan emrini tatbik ettiremezse, söz vermeler, adaklar birer boş laftan ibaret kalırsa ortada bir devlet vardır denilebilir mi ? Zaten son otuz yılın hayatında parlak sözlerden başka ne var ki ? Herkes söylüyor, ama işe gelince: Sıfır.

72 Kazak ailesi hükümetin sözüne inanarak çorak topraklarını yine hükümete bırakıp İstanbul’a geldi. Bunlar dört yıldır kendilerine verilecek toprağı bekliyor. Dört yıl az zaman mı ? Bir iki yılda koca bir anayasa hazırlanıyor da 72 aileye verilecek yedi sekiz bin dönümlük toprağın formalitesi mi bulunamıyor?

Bu artık formalite falan değil, düpedüz ilgisizliktir. Kendileri kaloriferli lüks dairelerde oturup her yere arabayla giden ve haftalık dört beş saatlik toplantı karşılığında yedi sekiz bin lira aylık alan siyasiler gecekondudaki sefâleti elbette kavrayamaz. Çünkü senin “sefâlet var” diye feryadına resmi ağızla “Türkiye’de sefâlet yoktur” diye karşılık verilince bütün meseleler kökünden çözülüverir.

Koyun, sığır ve at yetiştirmekte çok usta olan bu kazakları doğu illerinin hayvan beslemeye elverişli bir bölgesine yerleştirip, hayvan üretmelerine yardım edilse Türkiye az şey mi kazanır? Kımız gibi, besleyici ve diriltici özelliği hekimler tarafından da kabul olunan eski millî içkinin yeniden ortaya atılması fena mı olur?

Biz iyi olur diyoruz ama yüksek siyasîlerin fikri nedir, bilinmez. Çünkü siyaset ince iştir. Bizim aklımız ermez.

ÖTÜKEN, 25 Haziran 1966, sayı: 30

800 Kazak Türk’ü

Bundan yıllarca önce, Doğu Türkistan’ın kuzey bölgelerinde yaşayan Kazak Türkleri’nden 10.000 kişilik bir grup, komünist Çinlilerle vuruşa vuruşa Tibet’e gelmiş ve Himalaya dağ geçitlerini aşarak Hindistan’a geçip oradan da Türkiye’ye ulaşmıştı. Birkaç yıl süren bu destani yürüyüşte 10.000 Türk’ten ancak 2.000 tanesi sağ kalmış; çarpışmalarda, soğuklarda, dağ hastalıklarında kırılan binlerce büyük küçüğü anayurtta, Tibet yaylasında ve Himalayalar’da bırakarak Türkiye’ye sığınmışlardı. Bunların ne kadar iyi ve temiz ahlaklı insanlar olduğunu, kendilerini görenler, tanıyanlar bilir.

Şimdi öğreniyoruz ki 800 kişilik yeni bir grup Çinlilerle çarpışa çarpışa Afganistan’a sığınmıştır. Onların kaç kişiyle yol çıktıklarını bilmiyor, yalnız Dadaloğlu gibi ”ölen ölmüş, kalan sağlar bizimdir” demek istiyoruz. Gazetelerden birinin verdiği habere göre Mart sonuna kadar bu Türkler, Türkiye tarafından alınmazsa Afganistan bunları Kızıl Çin’e geri verecektir.

Bir komünist devlete geri verilen kimsenin işkence ile ölüme verilmiş demek olduğunu artık herkes biliyor. Bu 800 kişi Türk değil de herhangi bir milletin çocuğu olsa bile onların Komünist Çin’e geri verilmesi vicdanları sızlatır.

Millet Meclisindeki bütçe konuşmalarında bu konunun ele alınması dolayısıyla Türkçüler Derneği tarafından Sayın Dışişleri Bakanına bir mektup gönderilmiştir. Bu mektubu aşağıya alıyoruz.

14 Mart 1964
Sayın Feridun Cemal Erkin

Türkiye Dışişleri Bakanı

Sayın Bakan,

Millet Meclisindeki bütçe konuşmaları sırasında, şimdi Afganistan’da bulunan Doğu Türkistanlı 800 Kazak Türk’ünün hayatları konusunda söylenenler, size başvurmaya bizi mecbur etti. Bir mebusun beyanlarından öğrendik ki, Komünist Çin’le çarpışarak Tibet yaylası üzerinden Afganistan’a geçmeyi başaran bu 800 Türk’ü, Afgan hükümeti tarafından Çin’e geri verilmekten kurtaran şey, sizin müdahaleniz olmuştur. Yine aynı demeçten öğreniyoruz ki, Mart sonuna kadar Türkiye’ye, bunların yol parasını vererek Türkiye’ye gelmelerini sağlayamazsa, 800 Türk, boğazlanmak üzere Çin’e teslim edilecektir.

Biz, ”bizim için Kıbrıs davası diye bir konu yoktur” diyecek kadar gafil ve aciz dışişleri bakanları görmüş insanlar olarak, sizin, Kıbrıs Türkleri’nin haklarını savunmak üzere yad ellerdeki ölesiye, bitesiye savaşınızı ve 800 Orta Asya Türk’ünün hayatını kurtarmak için yaptığınız müdahaleyi her zaman saygı ile anacağız. Şunu da düşünmekten kendimizi alıkoyamayacağız ki, Kıbrıs Rum’undan daha alçak ve daha rezil olan Komünist Çinli’ye 800 Türk’ü geri verdirmek, verilmesine seyirci kalmak milli tarihimiz için silinmez bir leke olacak, gelecek nesiller bizi nefretle anacaktır.

15 milyarlık bütçesi olan bir devlet için 800 insanın hayatını kurtarmak üzere, en çok bir milyon lirayı bulup çıkarmak elbette bir mesele değildir. Bununla beraber devlet, bu parayı bulamayacak kadar yoksulsa, milletten isteyebilir ve Kıbrıs Türkleri için ufak bir himmetle yedi, sekiz milyon lira toplayan Türk Milleti, büyük, fakat talihsiz mazimizin hatırası olan 800 kişi için de gerekli bir milyonu düşünmeden verebilir. Bir milletin, elde silah vuruşurken bir milyon çocuğunu kaybetmesi acı fakat avunması olan şanlı bir olaydır. 800 evlâdnı kan içici düşmanlarına vererek boğazlatması ise, hiçbir mazereti ve tesellisi olmayan, akıl dışı bir faciadır.

Vaktiyle Macar ve Polonyalı mültecileri vermemek için iki büyük devletle savaşı göze almak yiğitliğini gösteren bu devlet ve bu millet mi bugün kendi soyundan olanları düşmana teslim edecek? Atom çağında olmamıza rağmen, insanı insan yapan şey, nihayet, uğrunda ölümü göze alacağı birkaç düşünceye bağlı olmasıdır.

İşe karşımanızla Çin’e verilmesini önlediğiniz bu Türklerin anayurda gelmesi için gerekli ödeneği bulmak, bu mümkün değilse milletten istemek hususundaki yurtsever davranışınız hakkında bir cevap beklediğimizi saygılarımızla arz ederiz.

Türkçüler Derneği Başkanı
ATSIZ

ÖTÜKEN, 16 Mart 1964, sayı 3

İran Türkleri (2)

12 Kasım 1968’de, saat 19’daki Radyo Ajans Haberlerinde ve ertesi günkü gazetelerde bildirildiğine  göre, İran Dışişleri Bakanı Zâhidî, Tahran hava alanında, bir yabancı gazetecinin sorusuna verdiği  cevapta, bu ilişkilerin geçmişte olduğu gibi dostluk ve kardeşlik esaslarına dayanarak yürüdüğünü  söylemişti.

Türk – İran ilişkilerinin dostluk ve kardeşlik temeline dayanarak yürümesini, elbette, biz de isteriz.  Çünkü “Kalkınma İçin Bölgesel İşbirliği” antlaşmasında İran’la müttefik olduğumuz gibi, sınırdaş  bulunmalığımız, aynı muhtemel tehlikelerden zarar görme durumunda olmamız da bizi dostluğa,  ittifaka ve işbirliğine sürüklemektedir.

İran’la kardeşliğimize gelince bunda da büyük bir gerçek payı olduğu muhakkaktır. Çünkü 25  milyonluk İran’da Türkler 12 milyonla en büyük millî topluluğu teşkil etmekte ve Fars, Arap, Kürt, Lor,  Belüç gibi etnik unsurlar arasında her alandaki cevvaliyetleri ile İran’ın âdeta bir Türk memleketi  olduğu gerçeğini ortaya koymaktadır. Unutulmamalı ki bugün İran’ın hâkim unsuru farz olunan Farslar  ancak 8–9 milyonluk bir kütleden ibarettir ve bu unsur, bundan önceki uzun yüzyıllar boyunca daima  İran’daki Türk topluluğunun hâkimiyeti altında yaşamıştır.

İran 1042’de tamamen Selçukluların hükmüne girip 12. asır sonlarına kadar bu hanedanın, daha sonra  yine halis Türk olan Harzemşahlar’ın, Harzemşahlar’dan sonra Çengiz Hanedanının bir kolu olan  İlhanlılar’ın, İlhanlılar’dan sonra Calayırlar, Karakoyunlular, Temirliler, Akkoyunlular, Safevîler, Afşarlar  ve Kaçarların hâkimiyeti altında kalmış ve bu hâkimiyet 1925 yılına kadar uzamıştır. 1042 ile 1925  arası 883 yıl eder. Bir ülke 883 yıl Türklerin elinde kalıp da halkının çoğu Türk olunca şüphesiz bir Türk  memleketi sayılacaktır. Bir Türk memleketi olduğu halde zıt ve yabancı bir ülke sayılmasının tek  sebebi ortaçağlardaki devlet kavramında en mühim faktör sayılan mezhep ayrılığının doğurduğu  aralıksız ve lüzumsuz kavgalardır.

Tarihlerin Türk – Acem kavgası diye gösterdiği Çaldıran meydan savaşında Türklüğü temsil eden Yavuz  Sultan Selim’in ordusunda 10.000 kadar devşirme yeniçeri vesaire bulunduğu halde Acemliği temsil  eden Şah İsmail’in ordusu yüzde yüz Türkmenlerden mürekkepti. Saray ve ordu dili Türkçe olan  İran’ın fiilen olmasa bile resmen Farslaşması 1925’te Pehlevî Hanedanının İran tahtına geçmesinden  sonradır.

Zâhidî’nin bahsettiği dostluk ve kardeşliğin doğru olması için yalnız Dışişleri Bakanlarının siyasî  nezaket çerçevesindeki sözleri hiç şüphesiz kâfi değildir. Bütün Dışişleri Bakanları, başka milletlerden  bahsederken aşağı yukarı aynı şeyleri söylerler. Dostluk ve kardeşliğin gerçekleşmesi, bütün milletçe  olmasa bile, aydınlar ve basın tarafından desteklenmedikçe hakikat olmuş sayılmaz.

İran’da hükümet kontrolünde olduğu herkesçe bilinen basının Türkler hakkındaki düşünceleri hiç de  kardeşçe, hatta dostça değil, aksine düşmancadır. Örnek olarak son zamanlarda, üzerinde çok  durulan bir İran gazetesinin Âyendegân’ın Türkiye’den bahseden makalesi gösterilebilir. Âyendegân,  Türkiye’den “Don Kişotlar Ülkesi” diye bahsediyor. Doğuda ve Batıda Don Kişot karakterli bazı  milletlerin bulunduğu malumsa da Türklerin bunlardan biri olmadığı millî karakterleriyle sabittir ve bir  ülkeyi bu şekilde adlandırmak herhalde dostça bir bakışın neticesi değildir.    Âyendegân, Türklerin büyüklük iddiasında olduklarını, akıllılıklarıyla şöhret sahibi olmak istediklerini,  fakat temelden mahrum olan bu iddianın sırf bir taassup mahsulü olduğunu, bu milletin içindeki bazı  bilgisiz kimselerin Pantürkizm hülyasıyla yaşadığını, Türkçe konuşan başka milletleri kendi  imparatorlukları içine katmak istediklerini yazıyor.

Türklerin büyüklük iddiası, böyle bir iddiaları varsa, temelden yoksun değil, tarihî temellere dayanan  bir düşüncedir. 1918 yılına kadar Türklerin aralıksız olarak büyük devlet halinde yaşadıkları ve bazı  asırlarda cihan birincisi oldukları da yine tarihî bir gerçektir. Farâbî’yi yetiştiren bir millete  “akıllılıklarıyla şöhret sahibi olmak isteyenler” demek ilmî değerden mahrum, hakikatle ilgisiz bir  iftiradır. Âyendegân’ın bilgisiz kimseler diye bahsettiği Pantürkistlerin “Türkçe konuşan başka  milletleri kendi imparatorluklarına katmak” istemeleri ise düzeltilmeye muhtaç bir yanlıştır. “Türkçe  konuşan başka milletler” yeni icad bir nazariye olacaktır. Çünkü Türkçe konuşanların Türk olduğu  bütün dünya ilim âlemince kabul edilmiş, mantığın ve tarihin desteklediği bir hakikattir. Âyendegân,  İran Türkleri olan Azerilerin, Türkmenlerin ve Kaşkayların “Türkçe konuşan başka milletler” olduğunu  anlatmak istiyorsa bu fahiş yanlışı düzeltmeye kalkmak bile abestir. Aslında Fars olan bu Azeri,  Türkmen ve Kaşkayların Moğol istilası sırasında zorla Türkçe konuşmaya mecbur edildiği hakkında  İran okullarında öğretilen tarih bilgileri üzerinde ise söz söylemeye imkan yoktur. Anlaşılmayan, tarihî  bir sır olarak kalan nokta, Moğolların Farsları niçin Moğolca değil de Türkçe konuşmaya icbar  ettikleridir.    Âyendegân’ın dostluk ve kardeşliğe asla yakışmadığı gibi gerçekle ve mantıkla bağdaşamayan bir  iddiası da, Türklerin büyüklük duygusuna kapılarak birçok Ermeni’yi yok ettikleri hakkındaki sözleridir.

Herhalde Birinci Cihan Savaşı sırasındaki olaylara dokunmak istiyor.    O Ermeni hâdiseleri büyüklük duygusundan değil, var olma direnişinden doğmuştur. Ölüm – dirim  savaşına girmiş olan Türkiye’yi Ermeniler arkadan vurmak istemişlerdi. İhanet eden tebaalara karşı  bütün devletlerin yapacağı muameleyi Türkler de yapmışlardı. Ya İkinci Dünya Savaşında ve bir de iki  yıl önce Farsların Şiraz bölgesindeki Kaşkay Türklerine karşı giriştiği yok etme harekâtı neydi? İran’ın  güneyinde Farslığın ortasında, bir ada halinde yaşayan bir-iki yüz binlik Kaşkay Türkleri hangi  düşmanla işbirliği yapmış veya İran’ın hangi hayatî çıkarını tehlikeye koymuştu?

Görülüyor ki tarihe mal olmuş olayları lüzumsuz yere kurcalamak faydasızdır. Hele bunların haksız  şekilde tefsiri geriye tepen silah tesiri yapar.

İran gazetesinin unutmaması gereken nokta şudur: Türkiye, çevresinde düşman devletler olsa bile  kendisini koruyacak kudrette olduğunu uzak ve yakın tarihiyle ispat etmiş bir devlettir. İran aynı  durumda değildir ve İran’ı devlet halinde yaşatan güç İmam Rıza’nın türbesi veya Firdevsi’nın  Şehnâmesi değil, 12 milyonluk sağlam, enerjik, müteşebbis ve cesur nüfusu ile İran Türkleri’dir.

İran’ın kendi devlet başkanları olarak saydığı Tuğrul Beğler, Alp Arslanlar, Melikşahlar, Sancar‐Mâziler,  Şah İsmâiller, Tahmasblar, Nadir Şahlar ve onların orduları tamamıyla Türk’tür. İran edebiyatını teşvik  ve mükâfatları ile geliştirenler Türk hükümdarlarıdır. Fars edebiyatı şairlerinin mühim bir bölümü de  Türk ırkından kimselerdir.

Hele İkinci Cihan Savaşı’nın kritik günlerinde, İran Ruslar’la İngilizler tarafından istilâ edilir ve Pehlevî  Hanedanının kurucusu “Büyük Şah Rıza Pehlevî” esir edilerek sürgüne gönderilirken Basra Körfezi’nde  kuvvetli İngiliz filosuna küçük birkaç savaş gemisiyle karşı koyarak şehit olan İran amirali “Bayındır”  da, adından da anlaşılacağı üzere, Türk’tü.    Zaten bu muhteşem deliliği de ancak bir Türk yapabilirdi.

Zâhidî’nin bahsettiği Türk – İran dostluğunun gerçekleşmesi bir takım şartlara bağlıdır. Bu şartların  başında iki taraftaki basının rolü ile İran Türklerine karşı gösterilen muamele çok mühimdir. Basın  hem umumî efkârı temsil etmek, hem de halka yol göstermek bakımından bu dostlukta güçlü bir  faktördür. Şimdiye kadar Türk basınında İranlıları kıracak sistemli bir yayın görülmemiştir. Türk basını  İran’ınki gibi baskı ve sansür altında bulunmayıp hür olduğu halde İran düşmanlığı yapan bir gazeteye  rastlanmamıştır. Aksine, gerek gazeteler gerekse dergiler İran’ı, İranlıları, özellikle İran saray çevresini  memnun edecek yazılar yazmıştır. İran’da, bir taraftan lüks ve sefahat yapıldığı ve memleketin bütün  servetinin birkaç yüz aile tarafından paylaşıldığı, öte yandan sokaklara dökülmüş sefaletin acıklı  manzaralar arz ettiği sol temayüllü bazı gazeteciler tarafından dile getirilmişse de bunda pek fazla  yalan ve yanlış yoktur. Türk basını, sırf ittifak bağlarına duyduğu saygı dolayısıyla bu meseleleri daha  fazla kurcalamaktan çekinmiş, İran’ın iç işi sayarak üzerinde durmamıştır. Üzerinde durulan konu,  İran’ın genç ve güzel kraliçesi Ferah Dibâ’nın zarafeti, meziyetleri, sosyal konularla ilgisi gibi meseleler  olmuştur. Bu arada İran şahına da geniş yer verilmiş, hakkında övücü yazılar yazılmış, ilk iki  evlenmesinde bahtiyar olmadığı için kendisine karşı şefkat ve sempati duyulmuştur.

İran hükümetinin bir yandan Türkiye ile dost ve müttefik geçinirken öte yandan Türkiye’de öğrenim  yapmak isteyen Türk asıllı İran öğrencilerine pasaport vermemesi, buna karşılık herhangi bir Avrupa  ülkesinde gidenlere hiçbir sınır konulmaması dikkatten kaçacak gibi değildir. Bu gençlerin Türkiye’de  Türkçülük ve Turancılık ülküleriyle aşılanmalarından korkuyorlarsa bunun çaresi Türklere Türkiye  kapılarını kapamak değil, onları İran’a ısındıracak formülleri bulup uygulamaktır. Dokuz yüzyıldan beri  İran’a hâkim olan Türklerin birdenbire bir sihirbaz değneğiyle mahkûm duruma düşüvermeleri  herhalde onlar tarafından kolaylıkla ve baskı ile kabul olunacak bir şey değildir.

Âyendegân’ın Türklere bir takım kusurlar yakıştırması ve Türkiye’de Turancılık fikirleri revaçta olduğu  için bu memleketi Don Kişotlar ülkesi diye tarif etmesi, sırça köşkte oturanların komşularına taş atması cinsinden tehlikeli bir davranıştır. Çünkü iş karşılıklı suçlamalara dökülünce bundan zararlı  çıkacak olan herhalde Türkler olmayacaktır.    Türkiye’de Pantürkizm düşüncesi bütün Türkleri (Âyendegân’ın tabiriyle Türkçe konuşan milletleri)  birleştirmek gayesini güder. Bu gaye tarihte birkaç defa gerçekleşmiştir. Selçuklu Alp Arslan ve  Melikşah zamanlarında İran ile Türkiye tek devlet halinde yaşıyorlardı ve başında Selçuklu Hanedanı  bulunan, başkenti Rey veya İsfahan şehirleri olan bu devlet şüphesiz bir Türk devletiydi. İşte bugün  İran’da Türkçe konuşan Azeriler ve başka Türkler, İranlı dostlarının mizah konusu olacak iddiaları gibi  Moğollar’ın zorla Türkçe konuşturdukları Farslar değil, Selçuk Devletinin dayandığı unsur olan  Türklerin torunları, yani İran’ın dünkü hâkimleridir.

Türklerin Pantürkizm ülküsünü gütmeleri bir kusursa İranlıların Panaryanizm düşünceleri nedir?  Pantürkizm, gerçekleşebilir bir ülkü olduğunu ve yalnız Türkleri düşündüğü halde Fars, Kürt ve  Ermenileri içine almak hayalindeki Panaryanizme ne demeli? Hele Farslarla Ermenilerin birleşmesi  gibi asla gerçekleşemeyecek olan bir düşüncenin ardındakiler nasıl insanlardır?    Pantürkistler kendi tarihleri hususunda hiçbir mugalata veya mübalağaya kapılmış değillerdir. Buna  ihtiyaçları olmadığı da malumdur. Ya geçende kutlanan “İran’ın 2500 üncü yıl dönümü” nedir? Acaba  ortada gerçekten 2500 yıllık bir devlet var mı? İranlı müttefiklerimizi gücendirmek pahasına olsa da  böyle bir devletin bulunmadığını söylemeye mecburuz. Medyalıları İranlı saysak bile Medyalılarla  Perslerin kısa süren hakimiyetlerini İskender istilâsı yok edip İran uzun süre Makedonyalıların esareti  altında kalmamış mıydı?    Makedonya hakimiyetine son veren Partların Fars olmadığı muhakkak olmamakla beraber bunları da  İran kadrosuna alsak ve Sasanlılarla birlikte hesap etsek dört beş asır süren bu devreyi Araplar sona  erdirip ondan sonra İran haritadan silinmemiş miydi? Asırlardan sonra kurulan ve İran’ın ancak bir  parçasına hâkim olabilen Samanlılar, Saffarlılar, Büveyhiler de nihayet İran’ı bütünüyle Türklere  bırakmamışlar mıydı? Arada asırlarca süren Makedonya, Arap ve Türk hakimiyetleri bulunan bir ülkeyi  2500 yıllık Fars devleti saymak herhalde tarihe “seni saymıyorum” demekle birdir.    Hele adının “Muhammed Rıza” olduğu bütün dünya tarafından bilinen şimdiki İran şahının  “Aryamihr” (yani Arya güneşi) adıyla anılması İslâmiyet’ten önceki İran tarih ve kültürüne çekilen  özleyişin ifadesinden fazla bir mânâ ifade etmez.    Bizim tarihimizde buna benzer mübalağalar yoktur. Mustafa Kemal Paşa, “Atatürk” adını soyadı  olarak almıştır. Şunu da unutmamalı ki o Sakarya ve Dumlupınar meydan savaşlarını kazanmış bir  kumandan, mahvoldu sanılan bir milleti kalkındıran devlet adamıydı. Tehlike anlarında ülkesini bırakıp  gitmiş ve bu unvanı durup dururken almış değildi.    İranlı müttefiklerimizin bizi tenkit veya hicvederken kendilerinin toz kondurulacak tarafları  bulunmaması icap ederdi. Meselâ, dost bir devlet, kendi sınırları içinde bulunan 12 milyon Türk’e  başka türlü muamele etmeliydi. İran’ın en özlü ve savaşçı unsuru olan Türklerin o ülkedeki 50–60 bin  Ermeni’nin yararlandığı azınlık haklarından faydalanmasının önlenişi Türk denilince ödü patlayan bir  devletin başvuracağı çaredir. Farslar’ın beyninde Şehnâme’deki masallar yer etmiş olduğu için  kuzeylerindeki Azerbaycan’da bir “Turan” ve her Türk’te de bir “Afrâsiyab” görmek kuruntusundan  kendilerini kurtaramıyorlar.

Halbuki devlet ve onun politikası kuruntularla değil, gerçek müttefikleri ve sağlam dostlarla hakiki  düşmanları kavrayabilmek hüneriyle yürütülür.    Türkiye’de hiçbir İran düşmanlığı bulunmamasına karşılık müttefikimiz İran’ın şuuraltında bazı  karanlık noktaların bulunduğu muhakkaktır.

İranlılara, geleceklerinin Türk dostluğuna bağlı bulunduğunu, Türk düşmanlığının İran’ın lehinde  olmayacağını hatırlatmak ise dostça bir uyarmadan başka bir şey değildir.

ÖTÜKEN, Ocak – 1970, sayı: 1

İran Türkleri (1)

İran Türklerinden olduğu anlaşılan San’an Azer tarafından “İran Türkleri” adıyla 44 sayfalık bir kitap neşrolundu. Sekiz puntoluk harflerle dizilen ve resimlerle bezenen kitabın sonuna ayrıca iki tane de harita iliştirilmiştir. Bu haritalardan biri 1922’de Sovyetler tarafından İran Azerbaycan’ı haritası, ötekide İran Türklerinin yaşadıkları yerleri gösteren 1/400.000 ölçüsünde bir İran haritasıdır.

Kitabın önsözünde İran’daki beş milyon Türk adına, Türkiye münevverlerine hitaben söylenen dokunaklı sözlerden bugün Türkiye’de 37.000 İranlı Türk mültecisi olduğunu öğreniyoruz. İşte kitap, 37.000’den birisi tarafından yazılmış ve İran Türklerini Türkiye Türklerine tanıtmak ülküsüyle kaleme alınmıştır.

Kitap, İran’da hükümet süren Türklerin kısa tarihini anlatmakla başlıyor. Burada en çok dikkate çarpan cihet, şimdiye kadar “Samanlılar” adı ile tanınmış olan maruf hükümdar sülalesinin “Yasaman Kutay Oğulları‘’ diye anılmasıdır. Muharrir, hangi tarihi kaynağa dayanarak bu adı ileri sürdüğünü, maalesef bildirmiyor. Malumdur ki Saman Oğulları devletinin ordusu Türk olmakla beraber hükümdar ailesinin ırkı katî olarak tespit edilmiş değildi. Ekser tarihlerde Saman, bazen da Şaman şeklinde yazılan sülale atasının Türk veya Fars olması ihtimalleri aynı zamanda mevcuttu. Eğer bu şahsın adının Yasaman Kutay olduğu tarihî bir vakıa olarak ispat olunursa Saman Oğullarının da Türklüğü ortaya çıkmış olur.

Müellif İran Türklerinin esasen Fars olup sonradan zorla Türkleştirildiği hakkında Acemler tarafından ileri sürülen boş iddiaları reddettikten sonra İran Türklerinin yaşadığı yerlerdeki Türkçe coğrafi isimleri ele alıyor ve köy, dağ, ırmak adlarından birçoğunun Türkçe olduğunu göstererek buraların Türk ülkesi olduğunu ispat ediyor. Bir ülkedeki coğrafya isimlerinin, o ülkede yaşayan halkın milliyetini tayin hususunda ne kadar sağlam bir delil olduğu malumdur. Bu delillerden başka kitabın 16. sayfasında Tebrizli iki Türk çocuğunun resmi var ki, kıyafetleri ve yüzleri ile tamamıyla yuvarlak yüzlü ve topaç kılıklı Türkiye çocuklarına derhal kanı kaynamaktadır.

Yine kitabın 17. sayısından öğrendiğimize göre İran’daki Türkçe coğrafi isimler değiştirilmekte, yerlerine Farsçaları konmaktadır. Hatta Türk çocuklarına Türkçe isim koymanın yasak olduğunu da yine burada hayret ve ibretle okumaktayız. İşte bu küçük ve değerli kitabın 22 sayfası bu ibret ve hayret verici hadiselerle doldur.

Kitabın son yirmi sayfası (yani yarısı) ise İran’daki Türk şehirlerinden bahsetmektedir. Bu bölüm, S. Aran’ın yazılarından alınmıştır. bu yazıların bir takımı evvelce Tasvir Gazetesinde ve Çınaraltı’nda çıkmıştı. Buradaki Tebriz’e ait halk türkülerinde hiçbir yabancılık sezmedik. Küçük bir farkla bunlar Anadolu halk edebiyatı örneklerinin aynıdır. Bundan sonra Azerbaycan şairlerinden Hatâi (16.asır), Saib (17.asır), Kavsi (18. asır), Serraf, Halhâli, Nebatî, Şükûhî, Râcî, (beşi de 19.asır) ve bir de şimdi İran’da yaşayıp Türklüğe hizmet eden Türkçü bir şair olduğu için adı verilmeyip A. rumuzu ile gösterilen bir şairin şiirlerinden örnekler verilmektedir. Bu malumatın hemen hemen hepsi bizim için orijinaldir. Yalnız meşhur İran Türkleri hükümdarı Safevi Şah İsmail’in şiirdeki mahlası olan “Hatâi” kelimesi hakkında kitapta verilen malumata dair birkaç söz söyleyeceğiz. Çünkü Hatay kelimesi hakkında revaçta olan kanaate iştirak etmiyoruz: Bu kelimenin eski şekli “Kıtay” olup Orhun yazıtlarında geçmekte ve bir Moğol kavminin adı olarak kullanılmaktadır. Kıtay yahut Hıtayların bir kısmı sonradan Şimalî Çin’i zapt edip orada devlet kurdukları için Şimalî Çine Kıtay veya Katay demek âdet olmuştur. Sonraları bu söz bütün Çin’in umumî adı haline gelmiştir. Türkistan Türkleri bugün Çin’e Katay demektedir. Bu tabir Türklerden Ruslara da geçmiştir. Kitapta Şah İsmail’in “Hatâi” mahlasını, mensup bulunduğu Hatay uruğundan aldığı söyleniyor. Kara Hıtaylar batıya gelip dağıldıktan sonra bunlardan bazıları Kazak ve Başkurt Türkleri arasında “Katay” adını taşıyan oymaklar halinde günümüze kadar yaşamışlarsa da Türkiye’de, bilhassa Antakya civarında, büyük bir Hatay uruğundan haberdar değiliz. Şah İsmail’in kendisi Türk olduğu halde, malûmdur ki şeceresini siyasî maksatlarla Peygambere ulaştırıyordu. Böyle düşünen bir adamın mensup bulunduğu uruk veya boyun adı taşımayacağı şüphesizdir.

Sanâb Azer’in kitabını Türkçü münevverler muhakkak okumalıdır. Azerî şivesiyle karışık o samimî satırlarda insanı İran Türkleriyle alakadar olmağa sürükleyen bir çekicilik var… Komşumuz İran’da yaşayan Türkleri az tanıyoruz. Az tanıdığımız bir şey değil, yanlış tanıyoruz. Bu yanlış düşünceleri silmek için bu kitap gibi birçok kitaplara daha ihtiyaç vardır.

Çınaraltı, 1942