Etiket arşivi: Atsız

ALP ER TUNGA DESTANI

Sakalar en eski Türkler olduğu için bunlara ait destanlar, en eski Türk tarihinin izlerini taşımaktadır. Sakaların, Türkistandaki yüksek hakimiyetleri milattan önce 7-4. asırlara ait olduğu için Saka destanı bu çağların tarihi vukuatının destanlaşmış şeklinden başka bir şey değildir. Saka destanı iki parçadır: “Alp Er Tunga” ve “Şu” parçaları. Bunlardan birincisi en eski Türklerin İranlı Medyalılar ve Ahemenidlerle olan çarpışmalarının, ikincisi de Makedonyalı İskenderle savaşlarının hatırasını taşımaktadır. Destana göre ikisi de Türk hükümdarıdır.

Türklerin “Alp Er Tunga” veya “Buku Han” yahut “Buka Han” dedikleri bu millî-destanî kahramana ait bizzat Türkler tarafından yazılmış bir parça henüz ele geçmemiştir. Kaşgarlı Mahmudun kitabında bazı manzum parçalar vardır ama bunlar Alp Er Tunga vukuatına ait olmayıp onun hakkında yazılmış sagu yani mersiyelerdir. Fakat Alp Er Tunga destanının İranlılar tarafından tesbit edilen parçaları elimizdedir. İranlılar bu Türk kahramanına “Afrâsiyâb” derler. Acem şairi Firdevsî, İranın destanî tarihi olan “Şehnâme” adlı büyük eserini yazarken Afrâsiyabdan çok bahsetmiştir. Afrâsiyâba ait parçaları yazarken Firdevsî yalnız İranlılar arasındaki rivayetleri değil, Türkler arasındaki rivayetleri de görmüştür. Çünkü Firdevsî, Türk padişahı olan Gazneli Mahmudun sarayında ve bir Türk muhitinde bulunuyordu. Şehnâmede, Türk kahramanlarından bazılarına ait isimlerin halis Türkçe olması da bunu isbat eder. Bununla beraber Alp Er Tungaya ait rivayetler, Türklerle Acemler arasında, hiç şüphesiz, birbirinden farklı şekilde yaşıyordu. Bilhassa Türklere ait isimlerin çoğu İran rivayetlerinde acemleştirildi. Meselâ “Alp Er Tunga”, Acem rivayetlerinde “Afrâsiyâb” olduğu gibi, Alp Er Tunganın kardeşi “Alp Arız”da “Agrîres” olmuştur. Türk rivayetlerinde Alp Er Tunganın kızının adı “Kaz”dır. Acem rivayetlerindeki iki kızının adı ise “Ferengis” ve “Menîje”dir. Buna mukabil İran rivayetlerinde, Alp Er Tunganın oğullarından birinin adı “Kara Han”, bir kahramanın adı da “Demür”dür, yani halis Türkçe isimlerdir. Asırlarca birbiriyle çarpışmış iki milletin destanlarının da birbirine tesir etmesi gayet tabiîdir.

Aşağıda hülâsasını verdiğimiz Alp Er Tunga destanı, Şehnâmeden alınmıştır. Yalnız Afrâsiyâb ve Agrîres isimleri yerine Türkçeleri olan Alp Er Tunga ve Alp Arız konmuştur. Bu destan kahramanlarının Türkçe isimleri bazı kitaplarda, meselâ Kaşgarlı Mahmudun kitabında vardır.

İranlıların görünüşüne göre yazılmış olan ve Firdevsînin kaleminde büsbütün mübalegalı bir şekil alan bu destan, tabiî Türklerin aleyhinedir. Böyle olduğu halde birçok yerlerinde Türk kahramanlığı itiraf olunmuştur. İranlılar çok defa harikulâde bir şekilde galip gelmektedirler.

Alp Er Tunganın bir de tarihî şahsiyeti avrdır. Uzun zaman İranlıların en büyük düşmanı olarak kalan, hatta bir iki defa İranı zaptederek sonunda ancak hiyle ile öldürülen Alp Er Tunga, Sakalar tarihinde, milattan önce 624’te İranlılar tarafından hiyle ile öldürülen Saka kahramanının destanda aldığı şahsiyetten başka bir şey değildir. Onun destandaki şahsiyetine daha sonraki çağlarda, mesela Gök Türkler çağında yaşamış olan bir takım Türk kahramanların hatıraları da eklenmiş olmakla beraber esas unsurlar Sakalar çağına aittir.

İran padişahı “Minûçehr”in ölümünü haber alan Turan padişahı Peşeng İran aleyhinde savaş açmak için Türk ulularını topladı: “İranlıların bize yaptıklarını biliyorsunuz. Türk’ün öç alma zamanı gelmiştir” dedi. Oğlu “Alp Er Tunga”nın içinde öç alma duyguları kaynadı. Babasına : “Ben arslanlarla çarpışabilecek kişiyim. İrandan öç almalıyız” dedi. Boyu selvi gibi, göğsü ve kolları arslan gibi idi, fil kadar güçlü idi. Dili yırtıcı kılıç gibi idi.

Savaş hazırlıkları yapılırken Türk padişahının öteki oğlu “Alp Arız” saraya gelip babasına : “Baba! Sen Türklerin en büyüğüsün. Mihüçehr öldü. Ama İran ordusunun büyük kahramanları var. İsyan etmiyelim. Edersek ülkemiz yıkılır gider” dedi. Peşeng, oğluna şöyle cevap verdi: “Alp Er Tunga avda arslan, savaşta savaş filidir. Bahadır bir timsahtır. Atalarının öcünü almalıdır. Sen onunla birlik ol. Ovalarda otlar yeşerince ordularımızı “Amul”a yürütün. İranı atlarınıza çiğnetin. Suları kana boyayın.”

Baharda Türk ordusu Alp Er Tunganın buyruğunda İran üzerine yürüdü. Dehistana geldi. İli ordu karşılaştı. Türk kahramanlarından Barman İranlulara doğru ilerleyip er diledi. İran kumandanı ordusuna baktı. Gençlerden kimse kıyışamadı. Yalnız kumandanın kardeşi Kûbad atıldı. Fakat yaşlıydı. Kardeşi ona dedi ki: “Barman genç, arslan yürekli bir atlıdır. Boyu güneşe kadar uzamıştır. Sen yaşlısın. Kan, ak saçlarını kızartırsa yiğitlerimiz ürker. Fakat Kûbad dinlemedi: “İnsan av, ölüm onun avcısıdır.” Diyerek savaşa çıktı. Barman ona: “Başını bana veriyorsun. Biraz daha bekleseydin daha iyiydi . Çünkü zaman zaten senin hayatına kasdetmiştir” dedi. Kûbat: “Ben zaten dünyadan payımı almış bulunuyorum” diye karşılık vererek atını saldırdı. Sabahtan akşama kadar uğraştılar. Sonunda Barman kargı ile Kûbad vurup devirerek Alp Er Tunganın yanına zaferle döndü. Bunu görünce İran ordusu ilerledi. İki ordu birbirine girdi. Cihanın görmediği, bir savaş oldu. Alp Er Tunga üstün geldi. İranlılar dikiş tutturamayıp dağıldılar. İran padişahı iki oğlunu memlekete göndererek kadınları Zâve dağına yollattı.

Türk ve İran orduları iki gün dinlendikten sonra üçüncü gün Alp Er Tunga yeniden saldırdı. İran büyükleri ölü ve yaralı olarak savaş alanını doldurdular. Geceleyin İranlılar bozuldu. Bunu görünce İran padişahı ve başkumandanı Dehistan kalesine sığındılar. Alp Er Tunga kaleyi kuşattı. İran padişahı kaleyi bırakıp giderken ardına düşen Alp Er Tunga onu tutsak etti.

İrana tâbi Kâbil ülkesinin padişahı olan kahraman “Zâl” İranlıların yardımına geldi. Büyük savaşlar yaparak Türk ordularını bozdu. Bundan öfkelenen Alp Er Tunga , tutsak bulunan İran padişahını kılıçla öldürdü. Öteki tutsakları da öldürecekti. Fakat kardeşi Alp Arız vazgeçirdi. Tutsakları “Sarı”ya göndererek hapsettirdi. Kendisi de Dehistandan “Rey”e gelerek İran tacını giydi. İran ülkesine padişah oldu. Fakat “Sarı” daki tutsakların kaçmasına sebep olduğu için kardeşi Alp Arızı öldürdü.

İran tahtına Zev geçtiği zaman iki ordu yine karşı karşıya gelip beş ay vuruştular. Ortalıkta kıtlık oldu. Sonunda insanlık bitmesin diye barış yaptılar. İranın şimal ülkeleri Turanın oldu.

Fakat Zev ölünce Alp Er Tunga yine İrana saldırdı. Kardeşi Alp Arızı öldürdüğü için babası kendisine dargındı. Fakat yeni İran padişahı da ölüp giden İran tahtı yine boş kalınca Turan padişahı Peşeng, oğlu Alp Er Tungaya yine haber yolladı. Ceyhunu geçerek İran tahtına oturmasını bildirdi. İranlılar Türk ordusunun geleceğini duyunca korkup “Zâl”e başvurdular. Zâl artık kocadığını söyliyerek oğlu Rüstemi yolladı. İki ordunun öncüleri arasındaki karşılaşmada Rüstem Türkleri yenerek Keykubâdı İran tahtına çıkardı. Asıl orduların çarpışmasında ise Rüstem Alp Er Tunga ile karşı karşıya geldi. Alp Er Tungayı yenecekken Türk bahadırları onu kurtardılar. Rüstem bir hamlede 1160 Türk kahramanını öldürdüğü için Türkler yenildiler. Ceyhunu geçtiler. Alp Er Tunga babasının yanına döndü. Babasını barışa kandırdılar. Barış yaptılar.

İran tahtına Keykâvus geçtikten sonra Araplar isyan ettiler. Fakat galip gelen Keykâvus bir ziyafette sarhoş edilerek bağlandı. Bu haber İranı karmakarışık etti. Alp Er Tunga büyük bir ordu ile Arapların üzerine atılarak onları yendi. Türk ordusu İrana yayılarak herkesi tutsak etmeye başladı. İranlılar yine Zâlden yardım istediler. Zâl Araplarda tutsak olan Keykâvusu kurtararak onların ordularını da kendi ordusuna kattıktan sonra Türklere yöneldi. Kanlı bir savaşta Turanlıların yarısı öldü. Alp Er Tunga yenilerek kaçtı.

Bir gün İranın yedi ünlü pehlivanı Rüsteme, Turana giderek Alp Er Tunga’nın avlağında avlanmayı teklif ettiler. Sirahs civarındaki bir avlağa gidip yedi gün kaldılar. Alp Er Tunga bunu duyunca ordusuyla geldi. Teke tek dövüşlerde Türk pehlivanları İranlılara üstün geldilerse de işe Rüstem karışınca yedi pehlivanı ile birlikte Türk ordusunu dağıttı. Hatta az kalsın Alp Er Tunga da tutsak oluyordu.

Keykâvus İranda eğlenceler, aşk oyunları ile uğraşırken Alp Er Tunga Türk atlılarıyla ilerledi. Bu haber Keykâvusa geldi. Oğlu Siyâvus ile Rüstemi Türklere karşı yolladı. Bu sırada kötü bir rüya görüp bunu tabir ettiren Alp Er Tunga, beğlerin fikrini de alarak İranlılarla barış yaptı. Onlara rehineler verdi. Buhara, Semerkant ve Çaç şehirlerini bırakıp “Gang” şehrine çekildi. Fakat bu barışı istemiyen Keykâvus, Rüsteme ve Siyâvuşa kızıp kötü muamele ettiğinden Rüstem kendi ülkesine çekildi. Siyâvuş ta Alp Er Tungaya sığındı. Türklerin payıtahtı olan Gang şehrine kadar büyük saygı görerek geldi. Kendini çok sevdirdi. Hatta Türk kahramanlarından “Pirân kızı ile ve sonra da Alp Er Tunganın büyük kızı olan güzel “Ferengis” ile evlendi. Pirânın kızından bir oğlu oldu. Adını keyhüsrev koydular.

Bir müddet sonra Siyâvuşu çekemiyenler Alp Er Tungaya aleyhinde sözler söyliyerek aralarını açtılar. Siyâvuş öldürüldü. Bunun üzerine Rüstem yine ortaya çıktı. İlk çarpışmada Alp Er Tunganın oğlu “Sarka”yı öldürdüler. Alp Er Tunga bunun öcünü almak için bizzat yürüdü. Fakat savaşı İranlılar kazanarak onu Çin denizine kadar kaçırdılar. Rüstem Turanlıları nerede bulduysa öldürüp altı yıl Turanda kaldıktan sonra çekilip yurduna geldi.

Alp Er Tunga Turanın yıkıldığını, Türklerin öldürüldüğünü görünce kan ağladı. Öç almağa ant içti. Ordu toplıyarak İrana girdi. Ekinleri yaktı. İrana hakim oldu. Kıtlık çıkararak İranlılar açlıktan yedi yıl kırıldılar. Bunun önüne geçip İranı kurtarmak için Keyhüsrevi Turandan kaçırdılar. Keykâvus, torunu Keyhüsreve tahtı bıraktı. Keyhüsrev Alp Er Tungadan öç almak için ordusunu hazırladı. Fakat bu ordu daha Alp Er Tunga ile karşılaşmadan bozuldu. Keyhüsrev yine ordu yolladı. Türklerden Bazur adında birisi büyü yaparak dağlara kar yağdırdı. İranlıların elleri tutmaz oldu. Böylelikle İran ordusunu doğradılar. İranlılar yine Rüstemi yolladılar. Harikulade savaşlardan sonra Rüstem Türk ordusunu bozup Türk ordusunda bulunan Çin hakanını da tutsak etti.

Alp Er Tunga bu haberi alınca çok üzüldü. Uluları toplayıp danıştı. Bunlar : “Ne yapalım! Çin, Saklap orduları bozulduysa Turan ordusuna bir şey olmadı. Anamız bizi ölmek için doğurdu” dediler. Alp Er Tunga hazırlığa başladı. Oğlu “Şide” onun maneviyatını yükseltti. Bu savaşa Turan ordusu tarafından, Çin dağlarında oturan “Pûlâdvend” adında bir cin de ordusuyla iştirak etti. İran pehlivanlarını yendiyse de Rüsteme yenildi. Bunun üzerine Turan ve İran orduları çarpıştı. İranlılar kazandı. Alp Er Tunga kaçtı. Bundan sonra Keyhüsrev dünyanın üçte ikisine hakim oldu. Bir gün sarayında şarap içerken Turan sınırından İranlılar gelip Turanlıların kendilerine zarar verdiğini söylediler. Keyhüsrev bu işi halletmek için İran kahramanlarından “Bîjen”i gönderdi. Bîjen sınırda ve Turan tarafındaki bir ormanda yanındaki güzel kızlarla eğlenen “Menîje”yi gördü. Menîje, Alp Er Tunganın kızıydı. Birbirlerini sevdiler. Menîje onu Turana, sarayına götürdü. Alp Er Tunga bunu duyunca çok öfkelendi. Bîjeni kuyuya hapsetti. Kızını da kovdu. İran padişahı genç kumandanının gelmediğini görünce yine Rüstemi yolladı. Rüstem tüccar kılığında Türk payıtahtına kadar gitti. Bîjeni kurtardığı gibi Alp Er Tunganın da sarayını basarak onu kaçırdı. Menîjeyi İrana gönderdi. Alp Er Tunga, Karluğa kadar kaçtı. Beğlerine dedi ki: “Ben dünyaya buyruğumu geçiriyordum. Minûçhr zamanında bile İran Turana denk olamamıştı. Fakat bugün İranlılar hayatımı sarayımda bile tehdit ediyorlar. İyi bir öç almayı düşünüyorum. Bin kere bin bir Türk ve Çin ordusuyla yürüyelim.” Toplanmağa başladılar. Fakat bizzat Alp Er Tunganın iştirak etmediği ilk savaşı İranlılar kazandılar. İran padişahı asıl Alp Er Tungayı yok etmek istiyordu. Yeniden her yandan orduları toplıyarak ilerledi. Alp Er Tunga bin kere bin ordusunun üçte ikisini toplamıştı. “Beykent” şehrinde oturuyordu. Karargahında pars derisinden çadırlar vardı. Kendisi altınlı ve mücevherli bir taht üzerinde idi. Karargahın önünde bir çok kahramanların bayrakları dikili idi. İleriye gönderdiği ordunun bozulduğunu duyunca başı döndü. Öç almadan dönmemeğe and içti. Oğlu “Kara Han”a ordusunun yarsını vererek Buharaya gönderdi. Oğullarından Şide (ki asıl ası Peşeng idi), Cehen, Afrâsiyâb, Girdegîr ve oğlu “İlâ”nın oğlu “Güheylâ” bu orduda idiler. Çiğil,Taraz, Oğuz, Karluk ve Türkmenler çerisini teşkil ediyordu. İki ordu karşılaşınca ilk önce İran padişahı Keyhüsrevle Alp Er Tunganın oğlu Şide teke tek döğüştüler. Şide öldü. Alp Er Tunga bunu duyunca saçlarını yoldu. Ertesi gün yine çarpışıldı. Alp Er Tunga kükremiş gibi saldırıyordu. İranın büyük pehlivanlarından birkaçını öldürdü. Keyhüsrevle Alp Er Tunga karşı karşıya geldiler. Fakat Turan pehlivanları onun İran padişahıyla dövüşmesini istemiyerek atının dizgininden tutup geri götürdüler. O gece Alp Er Tunga ordusunu alıp Ceyhunun ötesine geçti. Kara Hanın ordusuyla birleşip Buharaya geldi. Biraz dinlendiler. Sonra payıtahtı olan Ganga geldi. Bu şehir cennet gibiydi. Toprağı mis, tuğlaları altındı. Her yerden ordular çağırdı. Bu sırada casusları Keyhüsrev Ceyhunu geçti diye bildirdiler. Keyhüsrev ilk önce Suğda geldi bir ay kalıp itaate aldı. Yine ilerledi. Türkler İranlılara su vermiyorlar, ordunun arkasında yalnız kalmış İranlı bulurlarsa öldürüyorlardı. Keyhüsrev de önüne çıkan saray, kale, kadın, erkek ne bulursa yok ediyordu. İki ordu “Gülzariyun” ırmağı kıyısında karşılaştılar. Birbirlerine girdiler. Alp Er Tunganın ordusunda Keyhüsreve korku gelmişti. Ordunun arkasına çekilip Tanrıya yalvardı. Derhal bir fırtına kopup tozları Turan ordusuna doğru atmaya başladı. Türkler bozuldular. Fakat Alp Er Tunga kaçmak isteyenleri öldürerek ordusunu durdurdu. Dönüp yine savaştılar. Gece çökünce iki ordu ayrıldı. Alp Er Tunga ertesi gün yine çarpışacaktı.Fakat kendisine gelen bir haberci oğlu Kara Hanın ordusundan bir Kara Hanın sağ kaldığını bildirdi. Bunun üzerine ağırlıklarını bile toplamadan hızla ordusu ile çöle atladı. Rüstemi vurmak istiyordu. Keyhüsrev bunu Rüsteme bildirdiği gibi kendisi de onu ardına düştü. Alp Er Tunga Ganga gelip Rüsteme baskın yapmak istediyse de onun tetikte olduğunu görerek vazgeçti. Şehre girdi. Bu kalabalık şehrin kalesi o kadar yüksekti ki üstünden kartal bile uçamazdı. İçinde yiyecek boldu. Her köşesinde kaynaklar, havuzlar vardı. Havuzlar bir ok atımı boyunda ve eninde idi. Güzel bahçeleri, saraylarıyla bir cennetti. Alp Er Tunga ordusuyla Ganga kapandı. Çin padişahına da mektup yazıp yardım diledi. Keyhüsrev de ordusuyla gelerek Rüsteme katıldı. Kalenin çevresinde hendekler kazdırdı. Odunlar yığıp katranla ateşe verdiler. Duvarlar yıkıldı. Şehire hücumla girdiler. Herkesi öldürdüler. Alp Er Tunga sarayının altındaki gizli yoldan 200 beği ile kaçarak kurtuldu. Çin padişahının yanına gitti. Çin hakanı büyük ordu hazırlamıştı. Bunu duyan Türkler her taraftan Alp Er Tunganın yanına gidiyorlardı. Keyhüsrev Ganga bir kumandan bırakıp Alp Er Tunganın üzerine yürüdü. Karşılaştılar. Alp Er Tunga ona bir mektup yazarak insanlardan uzak ve kendisinin beğeneceği bir yerde teke tek döğüşmeyi teklif etti. Keyhüsrev kabul etmedi. O gün iki ordu akşama kadar çarpıştı. Gece olunca Keyhüsrev, ordusunun önüne hendekler kazdırdı. Bir kısım kuvvetlerini Türk ordusunun gerisine gönderdi. Türkler gece baskını yapıp hendeğe düştüler. Arkalarındaki kuvvetler de pusudan çıktı. Türk ordusunu yendiler. Alp Er Tunga kalan çerisiyle çöle çekildi. Keyhüsrev Ganga döndü. Çin padişahı da Keyhüsrevden korkarak ona elçi gönderdi. Keyhüsrev Alp Er Tungayı bir daha yanına almamak şartıyla onunla barıştı. Alp Er Tunga bunu işitince perişan bir halde çöle çekildi. Zere denizine geldi. Bu ucu bucağı olmayan bir denizdi. Orada bir gemici vardı: “Ey padişah! Bu derin denizi geçemezsin. 78 yaşımdayım. Bunu bir geminin geçtiğini görmedim” dedi

Alp Er Tunga: “Tutsak olmaktansa ölmek yektir” diye cevap verdi. Bir gemi yüzdürttü. Binip yelken açtılar. “Gangidiz” şehrine vardılar. Alp Er Tunga orada “Geçmişi düşünmiyelim. Talih yine bana döner” diyerek yatıp uyudu. Keyhüsrev, Alp Er Tunganın suyu geçtiğini haber aldı. Hazırlıklar yaparak bir takım ülkeleri aldıktan sonra Zere denizinin kıyısına geldiler. Bulduklarını kestilerse de Alp Er Tunga gizlice kaçtı. Keyhüsrev Turanın payıtahtı olan Gangaya geldi. Alp Er Tungayı soruşturdu. Kimse bilmiyordu. Halbuki bu sıralarda o yiyeceksiz, içeceksiz dolaşıyordu. Kayalık bir dağın tepesinde bir mağarayı kendine ev yapmıştı. Bu mağarada insanlardan uzak yaşıyan “Hûm” adında biri vardı. Bir gün mağarada bir ses işitti. Alp Er Tunga kendi talihine yanıyordu. Bu sözlerin Türkçe olmasından yabancının kim olduğunu anlayan Hûm ona hücum ederek tutsak etti. Fakat o yine kaçarak suya atladı. Keyhüsrev bu işi duydu. Hiyle ile Alp Er Tungayı sudan çıkararak öldürdüler.

30 ikinci Teşrin 1941, Maltepe, Çınaraltı, 19‐11, Sayı: 18

KOPUZLAMA VE OĞUZLAMA

Birçoklarının yadırgayacağı “Kopuzlama” ve “Oğuzlama” kelimeleri, meçhul bir köy öğretmenin, manzum olarak hazırlamak için yıllardır çalıştığı ve daha da çalışacağı Türk destanına verdiği isimlerdir.

“Kopuz”, bilindiği gibi bugünkü çöğür, bağlama ve sazın anası olan millî Türk sazı, “Oğuz” da büyük Türk ırkının en mühim unsurlarından biri, yani bugün Anadolu, Azerbaycan ve Irakta yaşıyan Türklerin hemen umumiyetle mensup bulundukları kavmin adıdır. O halde kopuzlama ve oğuzlama ne oluyor diye sorulacak. Acaba bu kelimeler de Dil Kurumunun uydurduğu asılsız, fasılsız şeyler mi diye düşünülecek.

Hayır, bunlar uydurulmuş değil, yaratılmış kelimelerdir. Nasıl “yiğit” manasına gelen “koçak”tan “hamâsi şiir” manasına “koçaklama” kapılmışsa, nasıl “güzel”den “garâmî şiir” manasına “güzelleme” yapılmışsa bu meçhul köy öğretmeni de kopuzlama ve oğuzlama kelimelerini icad etmiştir. Kopuzlama, kopuzun beraberliğiyle söylenen eski destanlara kıyasen Türk destanı, oğuzlama da Oğuz Türklerinin destanı demektir. Halk şiirleri üzerinde, pek sathî bile olsa, biraz durunlar ikinci okuyuştan sonra kopuzlama ve oğuzlama kelimelerine alışmaktadırlar.

Bu meçhul şair, belki de ilerde millî bir şöhretin sahibi olacak olan bu köy öğretmeni “Basri Gocul” adında bir gençtir. Vaktiyle komünist Nazım Hikmete karşı çıkarışmış bir iki küçük şiir risalesini hatırlıyorum. Ömrünü tek ülküye, Türk destanını manzum olarak yazmak düşüncesine vermiştir ve tek gaye üzerinde koşan insanların çoğu gibi onun da muvaffak olması pek muhtemeldir.

Her türlü yayınların pek bol, bol değil de müptezel olarak yapıldığı şu son zamanlarda şiirden ve şairlerden bahseden münekkitlerin onun adını da söylediklerini hatırlıyorum. Münekkitler bunda belki haklıdırlar. Bütün yazılanları görmek kabil olmadığı gibi yığınla yazılanlar arasında ölçülü bir tercih yapmak da imkansızdır. Fakat “zaman” iltimassız süzgecini kullanacak; zayıfları, değersizleri süzüp atacak, o zaman belki de bugün adı anılmıyanlardan bazıları edebiyat tarihine girecektir.

Ben, Basri Gocul için bu ihtimali varid görenlerdenim. Uğraştığı konunun heybeti ve haşmeti belki ilerde onun adını edebileştirecektir.

Şimdiye kadar bazı gazete ve dergilerde onun millî destanından bazı parçalar görüyorduk. Sonra Dil Kurumunun bu destanı mükafatlandırdığını işittik. Fakat Ahmet Cevadın tercüme ettiği millî Yunan destanını neşreden Türk Dil Kurumu, Basri Goculun eserlerini neşretmeğe niyeti görünmedi. Nihayet geçen yılın sonunda biazzat şair “Örnekler” diye bir kitapçık çıkararak oğuzlamanın bazı parçalarını umumî efkâra sundu. Kitapçılarda satılmıyan, ancak Mudurnudaki sahibinden tedariki mümkün olan bu kitaptan öğrendiğimize göre Basri Gocul, Türk destanını iki cilt halinde yazmıştır. Birinci cilt kopuzlama adındadır ve “Türk Hanédan “Çingiz Han”a kadar olan çağları almaktadır. İkinci cilt oğuzlamadır. Dede Korkut hikayeleri bu ikinci cilttedir. İkinci cildin 10.000 mısradan fazla tuttuğunu yine şairin ifadesinden öğreniyoruz.

Türk destanını nazma çekmek için yalnız şairliğin kâfi gelmiyeceği, destanın ruhuna da nüfuz etmek gerektiğini iyice takdir eden Basri Gocul millî destanlar üzerindeki yazıları dikkatle okumuş, onu iyice kavramıştır. Dede Korkutta bir nevi serbest nazımla yazılmış olan manzumeleri adeta restore ederek ortaya cidden başarılı neticeler çıkarmaktadır.

Basri Gocul, Oğuzlamayı hecenin muhtelif vezniyle yazmış ve 7,8,11,12 hecelileri kullanmıştır. Eski Türkçe kelimeler de az değildir. Fakat bu manzumelerde bir yapmacık, bir zorakilik yoktur. Mesela şu yeltemeye, yani hüküm manzumesine bakın:

Kiyir kiyir kişneşiyor
Atlar yeri eşe eşe!

Gün doğusu kızıllaştı;
Yayılalım dağa, taşa!

“Tayma! Tayma” naraları
korku salsın uçar kuşa!

Bir uğurdan saldıralım
Çarpıyorken oklar döşe!

Düşmanların aklı şaşa!

Hanlar, beğler aramızda;
Emeğimiz gitmez boşa!

Can kaygısı çekmek olmaz,
Yazılanlar gelir başa!

Kırılmakla tükenmeyiz;
Bakmamalı üçe, beşe!

Tunç topuzlar yüz dağıta,
Kunt cıdalar bağır deşe!

Dahi kılıç çarpışından
Baş, bacaklar ayrı düşe!

Cenk meydanı dolusunca
Üşmelidir kuzgun leşe!

Tam hamâsî bir şiir olan bu parçadaki “kiyir kiyir kişnemek” bize hiç de yabancı gelmiyor. Manasını da hiçbir sözlüğe bakmadan anlıyoruz. Keza “tayma”nın bir hücum narası olduğunu da kolayca farkediyoruz. “Döş” kelimesi bugün edebî dilde mevcut değildir. Fakat “döl döş” tabirinde kullanılıyor, “döşek” kelimesi de buradan geliyor. Bir nevi kargı olan “cıda” sözlüklerde kalmış bir kelime olmakla beraber bu manzumenin havası içinde okuyanı yadırgatmıyor.

Görülüyor ki Basri Gocul halk şiiriyle haşır neşir olmuştur. Mesela yukarı ki parçanın:

Kırılmakla tükenmeyiz;
Bakmamalu üçe, beşe

Beyti, halk şairi “Muhibbi”nin:

Sayılamaz parmak ile,
Tükenmeyiz kırmak ile,

Taşramızdan sormak ile
Kimse bilmez halimizi

dörtlüğünü hatırlatıyor. Keza “yazılanlar gelir başa” mısraındaki fikir bütün halk edebiyatında, anonim edebiyatta, Türk halkında, müşterek olan bir fikirdir. Hatta Sultan Cem bile:

Herkesin başına yazılan gelür, devrandur diye aynı fikri nazmen söylemiştir. Sondan bir önceki beyitte, mısraın “dahi” kelimesiyle başlaması da bize yabancı gelmiyor. Bu bakımdan Basri Gocul, merhum Rıza Nurun söylediği “Türkçe kelimelerin bir destanı ifade edebilecek şekilde billurlaşmasını sağlamış demektir. Hakikaten öteki parçalarda da bu billurlaşma göze çarpmaktadır. Sanki uzun zamanlardan beri Türkçe ile türlü destanlar yazılıyormuş gibi gözüken icaz kudreti Basri Goculda da olgunluğa doğru gidiyor. Örnek olmak üzere “Kanturalı”nın bir söylemesini alıyorum: Kanturalı tehlikeli bir maceraya atılmak üzeredir. Babası, oğlunu vazgeçirmek için gidileceği yerin korkunç sarplığından, baş kesen cellatlardan, zindanlardan, insanı belaya sokan yosmalardan bahseder. Kanturalının cevabı şudur:

Yollardan korkar mıyım?
Aygırım nal dökerdir.

Okçudan korkar mıyım?
Cebem temren bükerdir!

Cellattan korkar mıyım?
Yumruğum döş çökertir!

Zindandan korkar mıyım?
Yoldaşım kırk nökerdir!

Yosmadan korkar mıyım?
Döneceğim bu yerdir!…

Kendisini millî destanın güzelliğine kaptıran için, Dede Korkuttaki tekrirlere benziyen bu tekrarlamalar çok hoştur. Millî kültürü olmıyanların bundan zevk almıyacağı tabiîdir. Millî destanlar taammüm edip halka ve ilkokul çocuklarına kadar yayıldıkça bundan alınan zevk de umumileşecek ve büyüyecektir. Çünkü zevk kısmen muhit meselesidir. Eskiden makbul olmıyan yarım kafiyeler bugün hoşumuza gittiği gibi destanlardaki ruh da yarın beğenilecektir.

Bu bakımdan Basri Gocul bugün, belki kendisinin de farkına varmadığı, büyük bir iş üzerindedir. Acele etmeyişi, yazdıklarını mütemadiyen değiştirmesi (bunu kendisi söylüyor), durmaksızın çalışması onun başarısını hazırlıyan sebeplerdendir. Kendisi şehirlerin gürültülü hayatından uzaktadır. Beynini ve gönlünü dinleyebilecek bir muhit içindedir. Bundan dolayı eserine ihtirasla sarılması, ortaya koyabileceği en yüksek değeri yaratabilmesi kabildir.

Şehnameler devri geçmiş değildir. Bugün başka milletlerde mensur destan olarak çok lirik tarihî romanlar yazıldığına şahit oluyoruz. Biz ise her ikisini de başaracak bir tarihî çağda bulunuyoruz. Korkunç içtimai kasırgalar arasında, oluşlar ve ölüşler ortasında yeni bir manevî nizama, yeni bir hamasî devre doğru gittiğimizi gösteren alametler de var. Milli destan üzerindeki ümit verici çalışmalar bu alametlerden biridir.

ORKUN, 1951, sayı: 3

TÜRK DESTANINI NAZMA ÇEKMEK TEŞEBBÜSLERİ

Son zamanlarda Türk destanını manzum olarak yazmak teşebbüslerine de raslıyoruz. Bu teşebbüslerine de raslıyoruz. Bu teşebbüs Ziya Gök Alp’ın ilk defa denediği gibi küçük parçalar üzerinde değil, Türk destanının büyük parçaları veya bütünü üzerinde yapılmıştır. Milli destanı nazma çekmeğe uğraşanlar merhum Doktor Rıza Nur ve Öğretmen Basri Gocul olmak üzere iki kişidir.

Millî hükümetin ilk maarrif vekili olan Doktor Rıza Nur, yirmi yılı gurbetlerde geçen maceralı hayatında pek çok eser vermiş ve millî bir hizmet yapmak için muhtelif mevzulara temas etmek lüzumunu duymuştur. Doktor Rıza Nur bugün Türkiye’de tıbbî eserlerinden ziyade meşhur on iki ciltlik tarihiyle tanınmaktadır. Bu pedagojik eserin 13-14. ciltleri henüz neşrolunmadığı gibi Türk edebiyatına ait beş cilt tutan eserleri Ermeni tarihi, bazı opera tercümeleri de yayınlanmış değildir. Bütün bunlardan başka onun bir de “Oğuz Kağan Destanı” vardır ki merhumun son eserdir ve diğer birçokları gibi sırf Türklüğe hizmet gayesiyle kaleme alınmıştır.

Doktor Rıza Nur, Türk destanını baştan sona kadar bir bütün olarak yazmak teşebbüsüne girmişse de ele aldığı bazı parçalarla zenginleştirilmiş ve 6100 mısraı aşan büyük bir eser vücuda getirmiştir. Esere 1 Kasım 1937’de İskenderiye’de başlamış ve İstanbul’da 29 Ekim 1939’da bitirmiştir. Destana yazdığı önünçte şöyle demektedir.

“Bir milletin destanı, masalları nice asırlar sonra toplanır, tanzim edilir. Ben de birçok asır sonra Türk destanını yazmak hevesine düştüm, Türk destanını, tetkik esnasında bunlardan topladım. Uğuznameye esas yaptım. Topladıklarımı Paris’te 1932 yılında nesir ve iskelet halinde tesbit ettim. bu esasa göre şiir olarak ve süslüyerek yazacaktım. O tarihten 1936 yılı başına kadar diğer eserlerimin işini bitirip de bu destana başlıyamadım. Hepsi bu tarihte bitti; lakin başım çok yorgun düştü. Uzunca dinlenmek lazımdı. Başka türlü çalışmak mümkün olmayacaktı. Bundan sonra bir taraftan eserlerimi yazmakla ömrümü geçirmeğe karar vermiştim. Dinlenirken bazı neşriyat da yaptım. Böylece 1937 teşrinisanisinin ilk gününe geldim. Ben bu destanı şiir olarak ve iyi yazabilmek için başım dinlenmiş, sıhhatim yolunda, gönlüm rahat ve cebim de para olsun istedim. Yine kafa yorgun, yine yine sıhhat bozuk, yine gönül üzgün ve perişan, yine paranın benimle üniyetsizliği devamda. Baktım ki istediğim böyle bir devir bize gelmeyecek, bu bir zaten muhali istemekti, artık bu tarihte yazmağa başladım. Dünya da ne kendin için, ne de başkası için hiçbir arzum, emelim yoktur. Arzum sadece bu. Bakalım kaç yılda bitireceğim? Ölmeden bitirirsem gözüm arkada kalmayarak bu dünyadan giderim. Uzun yıllardan beri Türk için, mukaddes Türklük için canımın içinde bin naz ve sevgi ile beslediğim, gönlümün en kıymetli köşesinde aklı, fikri alan ve bütün varlığı kaplayıp tutan coşkun bir aşkın tatlı, altın kanatlı sırrı gibi sakladığım bu hizmeti de görünceye kadar ölüm bana aman versin. Bu destanı sırf Türkçe yazmak mümkündü. Gönlüm de böyle istedi. Millî destanlar zaten böyle yazılır. Ancak böyle bir eseri bugün hiçbir Türk’ün anlıyamıyacağını düşünerek vazgeçtim. Millet anlamazsa yazmakta ne fayda var? Ve yine böyle bir destan için bir dilde kelimeler uzun zamandan beri işlenmiş, billurlaşmış, hazırlanmış bulunmalıdır. Arap ve Acem kelimeleri bu meziyetleri kaybetmişlerdir. Sırf Türkçe yazmak için Türkçe kelimeler yeniden işleninceye kadar beklemek lazımdır. Demek henüz bunun vakti değil. Bununla beraber bunun mümkün en sade dilde yazdım. Bu eserde eski Türkçe kelimelerden pek az, hem de Türkçe’nin bünyesine girmiş, adapte olmuş kelimelerdir.”

Rıza Nur, bundan sonra bu destanı yazarken atalar türesine uyarak mesnevi tarzında yazacağını, araya bazı ufak mensur parçalar koyacağını söylüyor. Seçtiği vezin hecenin on birlisidir. Fakat bunu 6-5 yahut 4-4-3 duraklı olarak değil, serbest yani duraksız olarak almıştır. Rıza Nur, bu usulün yeknesaklığı gidereceğini söylüyorsa da bilakis eserin ahengini zayıflatmıştır. Destanın içinde bazen kullandığı daha küçük vezinler ise esere hakikaten çeşni vermiş ve Rıza Nur bu küçük vezinlerde daha çok başarı göstermiştir. Mesela Uğuzun Kıyatı (yani Ejderhayı) öldürmesi üzerine orman perilerinin onu övmesi hiç de fena değildir:

Bu Uğuz Kağan
Elinde çağan,

Duruşu hoştur
Kolunda kalkan.

Cıdası hele
Elinde yaman.

Bu Uğuzdur, bu
Acunu yakan.

Hayran olur her
Uğuza bakan.

Kıyat geberdi,
Sevindi orman…

Keza, başka bir yerde Kanturalı adındaki bir kahramanın savaştan önce övünmesi de muvaffak olmuş bir nazım örneğidir:

Ben bir baturum,
Düşkünüm şana.

Ovalar, dağlar
Bahçedir bana.

Sahiptir evim
Gökten tavana.

Yemeğim avdır,
Susarım kana.

Yumuşak yatak
Gelmez arslana.

Er dilerim ben
Bugün düşmana.

Bir iş edeyim
Ki cihan ana…

Şu ufak örneklerden de görüldüğü üzere Rıza Nur hem eski kelimeleri, hem de gramer şekillerini kullanmaktadır. Hele bazı yerlerde edebi Türkçe’de olmıyan, ancak konuşmada dilimizde kullanılan şekilleri denemesi bize oldukça garip gelmektedir. Mesela “ova kanla, leşle dolsu” diyecek yerde “ova kannan, leşnen doldu” demesi epeyce yadırgamamak kabil değildir. Bununla beraber konuşurken çoğumuzun böyle söylediği ve “benimle, seninle” diyecek yerde “bennen, sennen” dediği de muhakkaktır.

Eserin bölüm başlıkları şunlardır: Başlangıç destanı yazmanın sebebi, destana başlama, Ergenekona kapanış, Ergenekondan çıkış, Kara Hanın kağanlığı, Oğuz Kağanın doğuşu, Oğuz evlenmesi, Uğuz’un şiiri, Uğuzun Kağanın çocukluğu ve gençliği, Uğuzun kıyatla cengi, Uğuzun babası Kara Hanla cengi, Uğuzun kağan oluşu, Uğuz Kağanın evlenişi, Uğuz Kağanın dünya fethine çıkışı, Çin elçisinin gelişi, Uğuz Kağanın Çin’e dalışı, Uğuz Kağan öğüdü, ulu vuruşgu (harb), Uğuz Kağanın Han Baluğu (Pekini) alışı, Altın Kağandan Uğuz Kağana yumsap (elçi) gelişi, Uğuz Kağanın Urum üstüne yürüyüşü, ulu vuruşgu, Urus Beğin gelip Uğuz Kağana itaati ve Uğuz Kağanın düşünde ak ayı görüşü, Uğuz Kağanın İtil ırmağını geçisi ve Kıpçaklar, Uğuz Kağanın aygırının kaçışı ve Karluklar, anahtarsız ev ve Kalaçlar, Mamakın ölümü, Uğuz Kağanın Çürçit üzerine yürüyüşü cenk kurultayı, ulu vuruşçu kağnının icadı, Uğuz Kağanın Tangut üstüne yürüyüşü, Uğuz Kağanın Karahıtay üzerine yürüyüşü, kalenin muhasarası, İtbarağın Uğuz Kağana sığınması, Uğuz Kağanın doğuya dönüşü, batıya ve dönüş ve Uğuz Kağanın Kırgızlara varışı, Uğuz Kağanın Hinde yürüyüşü, vuruşgu, Uğuz Kağanın Keşmiri alışıve Gün Hanım Sevim Hanımla aşkı, Uğuz Kağanın yurda dönüşü, Uğuz Kağanın İranı alışı, vuruşgu, Uğuz Kağanın Suriyeyi ve Mısırı alışı, altın yayla üç gümüş ok, Uğuz Kağanın oğullarına öğüdü ve yurdunu taksimi, Uğuz Kağanın ölümü, Uğuz Kağanın yuğu, Uğuz Kağanın yakılması, bark ve balballar, sagu (merisye), sonuç.

Rıza Nur esasen aşir olmadığı için bu uzun destanda başarı göstermiştir, denemez. Eserin parça parça kuvvetli yerleri bulunmakla beraber bütün zayıf kalmıştır. Bin türlü dert arasında ve ömrünün son yıllarda yazdığı bir eser de zaten başka türlü olamazdı. Eserin asıl değerli tarafı yazılmasındaki gayedir. Namık Kemal ve Ziya Gök Alp gibi Rıza Nur da muhtelif edebi nevilere sırf millî hizmet olsun diye başvurmuştur. Esasen onun tarih yazması, meşhur operaları nazmen tercüme etmesi, Türk edebiyatı üzerinde çalışarak beş büyük büyük cilt vücuda getirmesi hep aynı maksatladır. Destanı yazmak için çektiği sıkıntıları da eserin sonucu bölümünde şöyle anlatmaktadır:

Uğuzun şairi saf Türk Rıza Nur
-Tanrıya bin kere şükür olunur-

İstanbulda, Taksim, Sülünpalasta
Yalınız, perişan, bezgin ve hasta

Tamamladı. Etti Türke armağan…

Pariste, Mısırda sefalet içre,
Türlü tehlike geçire geçire,

Bu destanı yazmak için çalıştım.
Dert öyle oldu ki derde alıştım.

Millî gayeler uğrunda bu kadar didinen ve son devir tarihimizin birinci sınıf şahsiyetlerinden olan Doktor Rıza Nur bugün yalnız gözlerden değil, gönüllerden ve hafızalardan da uzak olarak Merkez Efendi Kabristanındaki mütevazı mezarında dinlenmektedir. Taşında şu kelimeler kazılıdır:

Türklük için yaşadı, öldü…

ORKUN, 1951, Sayı: 33

TÜRK DESTANINI TASNİF ETMEK TECRÜBESİ

Ziya Gök Alp ve Hilmi Ziyadan sonra Türk destanı üzerindeki çalışmalar daha ilmî ve daha metodlu olmuştur. Başka milletlerin destanları hakkındaki eserleri inceleyerek Türk destanının ilmî tasnifini yapan ilk Türk, İstanbul Üniversitesinde Türk tarihi okutan Profesör Zeki Velidi Togan’dır. Türk tarihi üzerindeki derin bilgi ve ihtisası malûm olan ve Türkistan’ın batı ucu demek olan Başkurdistan’da doğarak bütün Orta Asya’yı ilmî ve siyasî sebeplerle dolaşan Zeki Velidi Togan, Türklerin henüz destanî devirde yaşıyan boyları arasında da dolaşmanın verdiğiselâhiyetle millî destanlar üzerinde ciddiyetle durmuş ve bunu yaparken yalnız destanı işlemekle kalmıyarak eski destanlar vasıtasıyla tarihin bazı karanlık noktalarını aydınlatmasını da bilmiştir.

Profesör Zeki Velidi Toganın Türk destanı üzerindeki ilk mühim yazıları “Atsız Mecmua” da çıkmıştır. Bu derginin Mayıs, Haziran, Temmuz ve Eylül 1931 tarihlerinde çıkan 1,2,3 ve 5. sayılarında “Türk destanının tasnifi” adıyla dört makale neşrederek millî destan üzerine dikkati çekmiş ve bu destanın nasıl işlenmesi icap ettiğini göstermiştir.

Profesöre göre: “Millî destanlar, tarihî vakaları tasvirden ziyada, milletin yüksek millî duygularını inikâs ettiren, tamamıyla veyahut az çok tarihe müstenid bir ideal âlemi gösteren halk edebiyatı eserlerinden ibarettir…” Millî destanın teşekkülü için üç merhale lâzımdır:

– Destanî ruhlu bir milletin muhtelif devirlerdeki maceralı hayatını halk şairleri ufak parçalar halinde söyler.

– Milletin tamamını ilgilendiren bir hadise, bu muhtelif destan parçalarını bir mihver etrafında toplar.

– Nihayet millette büyük bir medeni hareket olur ve o sırada çıkan münevver bir halk şairi bu parçaları toplıyarak millî destanı yaratır: (Yunan, Acem ve Fin destanları böyle teşekkül etmiştir.)

Profesör Zeki Velidi Togan’a göre Türkler ikinci devri birkaç defa geçirmişlerdir. “Bütün Türk milletinin mefkûresini ve düşüncelerini bir yere toplıyarak destanlar bütün Türk milletini birleştiren Oğuz (Hun, Kun) ve Çingiz vekayii gibi hadiseler dolayısıyla husule gelmiş, fakat üçüncü devreye giremeyip büyük bir millî halk şairi tarafından tesbit edilerek muntazam millî destan şeklini alamamış ve ufûl edip gitmiştir. Bizde bu büyük destanların ancak enkazı vardır”.

Acaba bu eski büyük destanların enkazı yeni baştan düzenlenebilir mi? Destan zamanı geçmiş değil midir? Zeki Velidi Togan, Avrupa için geçmiş olan destan devrinin Türkler için de geçmiş olduğunu kabul etmekle beraber Avrupa’da çıkacağını daha o zaman (yani 1931’de) haber verdiği uzun çarpışmada, eski millî destanların Türk ve Çin gibi milletlerin işine yarıyacağını ilaveden de geri kalmamıştır. Ona göre bugünkü durum ve şartlar eski Türk destanlarını tasnif etmeğe ve bundan millî terbiyeye esas edinmeye elverişli olmakla beraber mazimizi anlayış hususunda aramızda bir istikrarın bulunmayışı mühim bir engeldir.

Profesör Zeki Velidi Togan, Fatih Sultan Mehmed zamanına kadar Türkiye’de mevcut olan Çağatay hayranlığının (ve tabiî bunu neticesi olan manevî Türk birliğinin) Mısır ve Suriye müverrihleri tarafından yapılan propaganda ile kaybolduğunu ve yerini Çingiz ve Temir düşmanlığına bıraktığını söylüyor. Keza yine ona göre Safevîlerin şiîlik propagandası ve mütalâalardan sonra Türk destanının ana çizgilerine geçen müverrih, bu destanı şöyle hülâsa ediyor:

Dişi bozkurt tarafından ilk Türk’ün Isık göl civarındaki Izık Art dağlarıdır. Türk’ün dört oğlu oluyor ve bunlardan “Tüng” tuzu keşfediyor. Onun oğlu “Alp Er Tunga” ise Türk hükümdar sülalelerinin kurucusu oluyor. Bunun neslinden “Alanca Kara Han” ahudan mis elde etmesini bulup ticareti kuruyor, ok ve yayla av avlanmasını icad ediyor. Alanca Kara Handan sonra memleket Türk ve Oğuz, yahut Moğol ve Tatar diye ikiye ayrılıyor ve iki nesil birbiriyle uzun mücadelelerde bulunuyor. Moğol neslinden Kara Hanın oğlu Oğuz Han (yahut Oğuz Ata) büyük fütuhat yaparak cihangir oluyor ve veziri “Uluğ Türk” de aklın, tedbirin mümessili sayılıyor. Oğuz Handan sonra oğlu Gün Han hükümdarlığı geçiyor ve bununla “Irkıl Hoca” adındaki veziri şöhret buluyor. Gün Handan sonra her biri 75-125 yıl hüküm süren 9 hükümdar daha geliyor ve hükümdarlık Oğuz sülalesinden “Buğra Han” sülalesine geçiyor. Karahanlıların destana geçmiş şekli olan Buğra Hanlardan sonra harikulade bir doğuşla dünyaya gelen birkaç padişahtan sonra Temür, Toktamış ve Edüge parçaları destanı tamamlıyor.

Profesör Zeki Velidi Togan, üzerinde fazla çalışmadığı için Batı Türklerinin, yani Türkiyelilerle Azerbaycanlıların destanları hakkında fazla söz söylememiş, yalnız Anadolu’da meşhur olan Battal Gazi ve Danişmend Gazi destanlarının Türk destanı olmayıp islâmî destanlar olduğunu söylemekle iktifa etmiştir.

Seyyid Battal Gazi hikayesini, mevzuunu Anadolu’daki İslam – Bizans kavgaların Selçuklar değil, daha önceki Araplar devrini terennüm ettiği ve kahramanları hep arapça isimler taşıdığı için hakikat bir Türk destanı manzarası göstermez. Her ne kadar Köprülüzade Fuad Bey 1926’da basılan “Türk Edebiyatı Tarihi”nde bunu, Anadolu Türk destanlarının ilki diye göstermiş ve Anadolu’daki İslam – Bizans mücadelesi sırasında Emevî ve bilhassa Abbasî ordularındaki Türk unsuru arasında doğmuş olabileceğini iddia etmişse de masal unsuru ile çok karışmış olan Battal Gazi hikayesinin diğer Türk destanlarındaki umumî karakteri göstermediği muhakkaktır. Anadolu’da ilkönce Araplarla, Rumlar, sonra Türklerle Rumlar arasında asırlarca süren dinî savaşları aksettirmiş olması itibariyle bunun öteki Türk destanlarından ayrıldığı, itiraz makamında, ileri sürülebilirse de bu iddia da pek varid sayılamaz. Çünkü müslüman olmıyan Gürcü ve Abazalarla yapılan savaşların hatırasını saklayan Dede Korkut hikayeleri de dinî bir karakter taşıdığı halde millî unsurdan da bir şey kaybetmiş değildir ve zannımca Batı Türklerinin yani Türkiye, Irak ve Azerbaycan Türklerinin ilk destanî mahsulleri de bu Dede Korkut hikayeleridir.

Menşeini Türkistandan ve hatta kısmen Gök Türkler çağından aldığı belli olmakla beraber Doğu Anadolu’da mahallileşmiş, değişmiş, tekâmül etmiş olan hikayeler Battal Gazi ile kıyas olunamıyanacak kadar millî ve destanî karakter taşımaktadır. Bugün yalnız Anadolu Türkleri arasında malum olan ve destanî mahiyet taşıyan hikayeleri doğrudan doğruya Anadolu Türklerinin destanı saymakta isabet olamıyacağını zannediyorum. Bunların başka milletlerden Türklere geçmiş olması ve Türklerde yaşadığı halde asıl sahiplerince unutulmuş bulunması pek muhtemeldir. Nitekim “Alp Er Tunga” destanı da Türklerin malı olduğu halde Türkler arasında hemen hemen unutulmuş, fakat Türklerden alınan zengin parçaları Firdevsi tarafından Şehnameye sokularak İranlılara mâl edilmiştir.

Profesör Zeki Velidi Togan’ın Danişmend Gazi destanını da Türk destanı saymamasına gelince: Ben burada değerli bilginin fikrine iştirak etmiyorum. Çünkü Battal Gazi’nin Araplar arasında yaşamış tarihi bir aslı olduğu halde Danişmend Gazi herkesin bildiği on birinci asırdaki Anadolu Türk fatihlerinden biridir. Danişmend Gazi destanının da eski karateristik Türk destanlarına fazla benzemediği muhakkaktır. Zannımca bunun sebebi bu hikayenin destanlaşacak kadar bir şifahi ömür geçirmeden kitaba geçirilmiş olmasıdır. Bu iddiayı teyid edecek diğer örnekleri de Osmanlı tarihinin başlangıcında görüyoruz: Ertuğrul Gazinin, çarpışan iki orduya rastlıyarak yenilmek üzere olan yardımı, Kur’an karşısında sabaha kadar ayakta durması, Osman Gazinin meşhur riyası ve bu rüyadan sonra “Eda Balı”nın kızı ile evlenmesi, Rumeliye sallarla geçiş vesaire hep tarihî birer aslı bulunan, fakat destanlaşmanın bütün safhalarını ikmal etmeden önce tesbit olunduğu için tarihle masal ve destan arasında kalan vak’alardır.

Âşık Paşazade, Oruç Beğ gibi Osmanlı tarihlerinde ilk Osmanlılara ait vukuatın mühim bir kısmını tahrif edilmiş, yanlış zaptedilmiş tarih saymak mümkün olduğu gibi destan saymak da mümkündür. Tıpkı Şehnamenin bazı parçalarının tarihe tetabuk etmesi gibi, bunun böyle olması da zaruridir.

O halde Profesör Zeki Velidi’nin ihmal ettiği Batı Türkleri destanını tasnif etmek icabederse bunu şimdilik Dede Korkut, Danişmend Gazi, adana Fethi ve ilk Osmanlılara ait parçalar olmak üzere sıralamak ve Köroğlunu da aslı Türkistan’a ait olsa bile ya Denişmend Gaziden sonraya veya Osmanlılardan önceye getirmek üzere bu işin mütehassıslarına havale etmek icabeder.

Yabancı ülkelerden gelen zararlı neşriyatın büyüklere ve küçüklere ayrı ayrı pek kuvvetle hitab ettiği bugünlerde millî destanların, acele ile de yapılmış olsa, büyük parçalarını vermek pek mühim bir millî hizmet olur.

ORKUN, 1951, Sayı: 32

Hüseyin Nihal Atsız’ın kitapları

1) “Divan-ı Türk-i Basit, Gramer ve Lugati”, İstanbul 1930

2) “Şart Başına Cevap”, İstanbul 1933

3) “Çanakkale’ye Yürüyüş”, İstanbul 1933.

4) “16. Asır Şairlerinden Edirneli Nazmi’nin Eseri ve Bu Eserin Türk Dili ve Kültürü Bakımından Ehemmiyeti”, İstanbul 1934.

5) “Komünist Don Kişotu Proleter Burjuva Nâzım Hikmetof Yoldaşa”, İstanbul 1935.

6) “Türk Tarihi Üzerinde Toplamalar, I. Bölüm”, İstanbul 1935.

7) “15. Asır Tarihçisi Şükrullah, Dokuz Boy Türkler ve Osmanlı Sultanları Tarihi”, İstanbul 1939.

8) “Müneccimbaşı Şeyh Ahmed Dede Efendi, Hayatı ve Eserleri”, İstanbul 1940.

9) “900. Yıldönümü (1040-1940)”, İstanbul 1940.

10) “İçimizdeki Şeytanlar”, İstanbul 1940.

11) “Türk Edebiyatı Tarihi”, İstanbul 1940.

12) “Dalkavuklar Gecesi”, İstanbul 1941.

13) “En Sinsi Tehlike”, İstanbul 1943.

14) “Hesap Böyle Verilir”, İstanbul 1943.

15) “Türkiye Asla Boyun Eğmeyecektir”, İstanbul 1943.

16) “Yolların Sonu”, (Bütün şiirlerinin toplandığı kitap) İstanbul 1946.

17) “Bozkurtların Ölümü”, İstanbul 1946.

18) “Bozkurtlar Diriliyor”, İstanbul 1949.

19) “Osmanlı Tarihleri I”, İstanbul 1949.

20) “Türk Ülküsü”, İstanbul 1956.

21) “Deli Kurt”, İstanbul 1958.

22) “Z Vitamini”, İstanbul 1959

23) “Osman (Bayburtlu), Tevârih-i Cedîd-i Mir’at-ı Cihan”, İstanbul 1961.

24) “Osmanlı Tarihine Ait Takvimler” İstanbul 1961.

25) “Ordinaryüs’ün Fahiş Yanlışları”, İstanbul 1961.

26) “Türk Tarihinde Meseleler”, Ankara 1966.

27) “Birgili Mehmed Efendi Bibliyografyası”, İstanbul 1966.

28) “İstanbul Kütüphanelerine Göre Ebussuud Bibliyografyası”, İstanbul 1967.

29) “Âli Bibliyografyası”, İstanbul 1968.

30) “Âşıkpaşaoğlu Tarihi”, İstanbul 1970.

31) “Evliya Çelebi Seyahatnâmesi’nden Seçmeler I”, İstanbul 1971.

32) “Evliya Çelebi Seyahatnâmesi’nden Seçmeler II”, İstanbul 1972.

33) “Ruh Adam”, İstanbul 1972.

34) “Oruç Beğ Tarihi”, İstanbul 1973.

35) “Makaleler – I”, İstanbul

36) “Makaleler – II”, İstanbul

37) “Makaleler – III”, İstanbul

38) “Makaleler – IV”, İstanbul

 

TÜRK DESTANI

Benim bildiğime göre Türk destanı üzerinde ilk çalışan Türk, merhum Ziya Gök Alp’tır. Kendisi iyi bir şair olmakla beraber Türk destanının bazı parçalarını sade ve özlü bir dille nazma çekmiş ve bununla ilmi değil, yalnız millî ve terbiyevî bir gaye gütmüştür. Fakat Gök Alp’ın çocuklar için yazdığı ve aslına göre çok değiştirdiği manzum masallar ve destanlar hakikatte çocuklar için anlaşılabilecek manzumeler daha çok sembolik mahiyette olduğundan ancak biraz edebî kültürü olan münevverlerin anlıyabileceği parçalardır.

Gök Alp’ın vaktile ilkokul çocuklar için çıkan “Çocuk Dünyası” adlı haftalıkta “Türk Tufanı” başlığı ile yazdığı bir manzume, Oğuz destanının değiştirilmiş bir şeklidir. Bu destanın aslında “Kara Han” Oğuz Han’ın babası olduğu halde Gök Alp onu yabancı bir düşman haline sokmuş ve “Kara Han” kelimesi Türk’leri basan karanın bir sembolü haline getirilmiştir. Bu manzume “Çocuk Dünyası”nın 30 Mayıs 1329 (=1913) tarihli sayısında çıktığına göre Gök Alp o zaman 37 yaşındaydı ve Türkoloji bakımından henüz olgunlaşmamıştı. O yalnız Balkan Harbinin felaketle biten günlerinde maziden kuvvet almak ve istikbal için ümidi bulunmak gayesiyle bu manzumeyi yazmıştı. Nitekim 58 beyitlik manzumenin son mısraları bunu açıkça göstermektedir.

Gerçek yalan içinde,
Budur kalan içinde:

Türkü kürü basmışken
Oğuz onu bu dertten

Kurtardı, verdi necat!
Başladı yeni hayat.

Şimdi bizi al bastı;
Camilere haç astı.

Koptu kızıl kıyamet,
Yeni güne alâmet,

Eğer bugün Tanrıdan
İsteyerek kol ve kan

Çıkarmazsak bir Oğuz
Bilelim: Artık yoğuz!…

Gök Alp’ın Birinci Cihan Harbi sırasında çıkan “Kızıl Elma” adlı şiir kitabında Türk destanının az çok işlenmiş parçaları vardır. “Alageyik” ve “Ergenekon” adlı parçalar tamamen veya kısmen Türk destanından alınmadır. Hece vezninin yedisile yazılan “Alageyik” manzumesi Gök Türk’lere ait Ergenekon destanının oldukça değiştirilmiş bir şeklidir. Gök Alp burada Türkçe’sinin icaz kudretini en güzel şekilde isabet eder.

Çıktım bir elmas oda,
Dev şahini uykuda

Gördüm; kestim başını.
Dedim: “Ey ifrit, hani

Nerde dünya güzeli?”
Dedi: “Elinde edli”.

Döndüm, baktım bir Kırgız
Elbiseli güzel kız

Durmuş bakar yanımda,
Şimşek çaktı canımda…

Bu manzumenin Ergenekon destanından alındığını gösteren kısmı son mısrasıdır;

Geçtik nice dağ, kaya,
Geldik Demir kapıya,

“Açıl” dedim, açıldı.

Yol verince gizli yurt
Aldı bizi bir Bozkurt,

Kaf Dağından geçirdi.
Türkeline getirdi.

Hecenin sekizlisiyle yazılan “Ergenekon” manzumesi ise şekil bakımından olduğu gibi muhtevası bakımından da hem destan, hem de tarihtir. İlk dörtlüklerinde Oğuz destanının malûm olan İslâmî şeklini ve Ergenekon destanını anlatır. Gök Alp bu kısımları belli ki Ebülgazi Bahadır Hanın “Türk Şeceresi” adlı eserinden almıştır. Daha sonraki dörtlükler ise Türk tarihinin bir özü halindedir.

Fakat Gök Alp, manzumelerini daima telkin maksadı ile yazdığı için, bunun sonunda da okuyuculara bir ders vermeği ihmal etmemiştir:

Kırım, Kazan heder oldu!
Tuna, Kafkas beter oldu!

Türkistanda neler oldu,
İşitmedi kulağımız!

Yurt girince yâd eline
Ergenekon oldu yine!

Çıkmaz mı Börteçine?
Nurlanmaz mı çırağımız?

Gök Alp, Kurtuluş savaşından sonra 1339’da (yâni 1923’de) çocuklar için neşrettiği manzume ve mansur masallardan mürekkep “Altın Işık” adlı kitapta da bazı Türk destan parçalarını nazma almıştır. Altın Işıktaki parçalar “Dede Korkut”tan alınmıştır. Hecenin 4-4-3 vezniyle yazılan “Deli Dumrul” masalı aslında çok uygun ve bermutad sade, güzel Türkçe iledir. Yine Dede Korkuttaki “Tepegöz” parçasının nazma çekilmiş şekli olan “Arslan Basat” adlı uzun parça ise nazım tekniği ve san’at bakımından da, diğer manzumelerde görülen icaz kudreti bakımından daha aşağıdır.

Ziya Gök Alp, muhtelif millî ve içtimaî vazifelerin ihmal edildiğini veya iyi görülmediği bir devirde yetişmiş milliyetçi bir münevver olduğu ve bundan büyük bir ıztırab duyduğu için ihmal edilenlerin hepsini birde yapmağa kalkmış, bu yüzden de yaptıklarının bir kısmı eksik ve yarım kalmıştır. Türk destanını yazmak hususundaki teşebbüsü de böyledir. Bununla beraber bir çok sahalarda olduğu gibi bu sahada da ilk çığırı açmış olması onun büyük şerefinden birisidir.

Gök Alp’tan sonra Türk destanı ile uğraşan mütefekkirlerden birisi Profesör Hilmi Ziyadır. 1340-1341 (=1924-1925) yıllarında yalnız 12 sayı olarak çıkan ve Anadoluculuk fikrini yaymaya uğraşan aylık “Anadolu” dergisinden Türk destanı üzerindeki çalışmaların mahsullerini neşretmiştir. Hilmi Ziya o zaman galiba bir lise öğretmeni idi ve Darülfünundan çıkalı pek az olmuştu. Anadoluculuk ülküsünün fikriyatını yayan ve millî tarihimizin adı, mevzuu, milletimizin adı, Anadolu coğrafyası, millî bayram, Anadolu kadınlığı, Anadolu edebiyatı gibi sırf Anadolu’ya ait şeylerle uğraşan, hatta milletimizin adını Anadolu Milleti ve devleti de Anadolu Cumhuriyeti diye adlandıran ve hepsi de gençlerden mürekkep olan bu grup arasında Hilmi Ziya Türk destanı ile uğraşan tek kişidir.

O, bu mevzu ile 2 cihetten meşgul olmuştur: Hem bazı destan parçalarını uzun manzumeler halinde yazmış, hem de destanı ilmî bir konu olarak ele alıp nasıl teşekkül ettiğini göstermiştir.

Hilmi Ziya’ya manzumelerinde başarı göstermiştir denilemez. Çünkü zaten şair değildir. “Anadolu örfü ve destanlar” adı ile neşrettiği ve destanı ilmi olarak ele aldığı iki makalesinde de fazla muvaffak değildir. Çünkü kendisi o zaman pek genç, ele aldığı mevzu da bizim için çok bâkirdir. Bundan başka Hilmi Ziya, Anadoluculuk dergisinin başlamış bulunuyordu. Bu kablî fikrin onu bazı tarihî gerçekleri göstermekten alıkoyduğu muhakkaktır.

Bununla beraber destanlar hakkında vardığı sonuç ve verdiği hüküm çok doğru ve yerindedir “Galip veya mağlûp, zengin veya fakir bütün milletlere mefkûresini gösteren, istikametlerini tâyin eden destanlardır”.

ORKUN, 1951, Sayı: 31

ALAŞ

Kazak Türkleri’nden Hasan Oraltay’ın “Alaş” adındaki 200 sayfalık kitabı Türk tarihinden birkaç sayfanın hikâyesidir. Hemen hemen aynı ağzı konuşup komşu olan Kazaklar’la Kırgızlar’ın, daha eski zamanlarda Kazak ve Kırgızlar’la birlikte Özbek ve Nogaylar’ın savaşı uranı (parolası) olan “Alaş” kelimesinin nereden geldiği, ne demek olduğu hakkında bugün ancak faraziyeler mevcut olup mânâsı kesin olarak belli değilse de bugünkü kullanışı ile Kazak ve Kırgızlar’ı ortaklaşa anlatan bir kelime olduğu söylenebilir. Türkler arasında millî şuur uyandıkça geçmiş yüzyıllara doğru yönelmek temayülleri de artmış ve Türk toplulukları kendilerini daha birleştirici adlarla anmak lüzumunu duymuşlardır. Doğu Türkistan Türkleri’nin artık unutulmuş olan “Uygur” adını benimseyerek “Kaşgarlı”, “Yarkentli” vesaire gibi parçalara bölünmekten kurtulmak isteyişleri gibi Kazaklar da Batı Türkistan’ın bütün kuzey bölgelerini birleştirecek “Alaş”ı devlet adı diye almakla aynı millî şuura daha önce ermişlerdir.

Birinci Cihan Savaşı sonunda Rusya yenilip yıkılırken Çarlık içindeki milletler bağımsızlık davasına koşmuşlar ve önceden hazırlıklı olan Polonyalılar, Finler, Estonlar, Letonlar ve Litvanlar millî devletlerini kurabilmişlerdir. Bu hengâmede Türkler de aynı bağımsızlık davasına kalkmışlarsa da başarıları geçici olmuş, ayrı ayrı kurulan devletleri kısa bir süre sonra Bolşevikler tarafından istilâ edilmiştir. Öteki milletler başarıya kavuştuğu halde Türkler’in aynı sonucu alamayışlarının iki sebebi vardır: Birinci sebep, Türkler’in öteki milletler çapında hazırlıklı olmayışları, ikincisi de pek geniş bir bölgeye yayılmış olup millet adından çok özel topluluk adıyla (Kazak, Özbek, Başkurt, Kırgız, Tatar, Azeri.. vesaire) yaşamaya alışık bulunmasıdır.

Hazırlıklı olmayışları aydın tabakanın sayıca azlığından ve iktisadî gerilikten doğuyordu. Böyle olduğu halde Kazak aydınları yetersiz hazırlıklarıyla devlet kurmak teşebbüsünden geri kalmamışlar ve “Alaş Orda” adıyla millî devletlerini kurmuşlardır. “Orda” kelimesi Türkiye Türkleri’ndeki “ordu”nun karşılığıdır. “Ordu” ilkönce Orkun yazıtlarında görülen bir kelime olup bugünkü gibi asker bütünü değil, devlet merkezi veya askeri karargâh anlamında kullanılmıştır. Cengiz devleti zamanında ise yine “karargâh” “devlet karargâhı ve daha sonra “devlet” mânasında ve “orda” şeklinde kullanılmış, büyük kağanlığın Kuzey-Batı bölümü “Altın Orda” adını almış, bunun Doğu ve Batı’daki iki bölümü de “Gök Orda” ve “Ak Orda” diye adlandırılmıştır.

Alaş Orda adı aynı geleneğe göre verilmiş bir addır. Hepsi de Kazak aydını olan kurucuları ülkücü Türkler olup yalnız Kazaklar’ı değil, bütün Türkleri tek millet diye düşünen akıl ve şuur sahibi kimselerdi. Hasan Oraltay bu eserinde Alaş Orda’nın ileri gelenlerini, bulabildiği bilgi oranında tanıtmakta, Alaş Orda’nın talihsiz tarihini kısaca vermekte, Alaş Ordacılar’ın Doğu Türkistan’a geçmiş olanları hakkında da özlü bilgi sunmaktadır.

Türkçü Kazak şairi Cumabayoğlu Mağcan (1894-1938)’in biyografisine haklı olarak fazla yer verilmiştir. Şiirleri arasında “Türkistan” başlıklısı tam bir Türkçü eser olduğu gibi “Alısdağı Bavırıma” (=Uzaktaki Kardeşime) başlıklısı da Kurtuluş Savaşındaki Türkçü eser olduğu gibi “Alısdağı Bavırıma” (=Uzak) dır. “Türkistan” şiirinin son dört mısrası, Türkiye Türkçe’siyle şöyle demektedir:

“Turan’da Türk ateşe benzeyerek gezip tozmuştur.
Türk’ten başka kim böyle ateş gibi doğmuştur?

Nice Türk boyu miraslarını alıp dağıldığında

Kazağa da baba evi kalmış değil midir?”

Mağcan’ın burada baba evi dediği şey asıl Türkistan olan bugünkü Kazakistan’dır. Türkiye Türkleri için yazdığı “Uzaktaki Kardeşime” başlıklı şiir de Türkiye Türkçe’sine göre şöyle bitmektedir:

Kardeşime! Sen o yanda, ben bu yanda kaygıdan durmaksızın kan yutuyoruz. Kul olup durmak yakışır mı? Gel, Altay’a, ata mirası Altındağa gidelim…

Ho Amcaya, Lumumba’ya, Gevara’ya, Allende’ye şiirler (!) yazan serseriler şüphesiz Mağcan’dan duygulanmazlar ama Türk soyunun çocukları bu mısralarla içlerinde Altaylar’ın özleyişini yanık yanık duyarlar.

Üzülmesinler!

Nasıl olsa günün birinde Altaylar’da millî tören yapılacaktır!..

9 Ekim 1973 – ÖTÜKEN, 1973, Sayı: 10

16. ASIR ŞAİRLERİNDEN EDİRNELİ NAZMÎ’NİN ESERİ VE BU ESERİN TÜRK DİLİ VE KÜLTÜRÜ BAKIMINDAN EHEMMİYETİ

Türkiye’de Osmanlı sülalesi hâkim olduktan sonra(1) acem taklidi divan edebiyatının kuvvetle yayılarak milli dil ve kültürümüzü şiddetle tehdit etmesi üzerine on beşinci asrın sonlarında Türkiye’de bir dilde milliyetperverlik cereyanı baş gösterdi. Aruz vezniyle olmakla beraber, yalnız Türkçe sözler ve hatta Türkçe teşbihlerle şiir yazmak cereyanı olan bu Türkçülüğe türkt-i basil (saf Türkçe) cereyanı denir. Bu cereyanın mümessilleri asıl halk şairlerinden değil, divan edebiyatı müntesipleri arasında yetiştiği için şiirlerini milli vezinle değil, aruzla yazmışlardır. Bugünkü malumata göre bu cereyanın ilk mümessili on beşinci asrın sonunda Aydınlı Visâli’dir. Faka Visâli’nin şiirlerinden hiçbirisi bize kadar gelmemiştir. Belki günün birinde bu şiirler kütüphanelerin birindeki unutulmuş bir kitabın arasından çıkacaktır. Türki—i basit cereyanı on altıncı asırda iki mümessil yetiştirdi: Tatavlalı Mahremi ve Edirneli Nazmî. Bunlardan Mahremi’nin bize yalnız şu beyti kalmıştır:

Gördüm segirdir ol ala gözlü geyik gibi
Düşdüm saçı duzağına bön uğeyik gibi.

Edirneli Nazmî’nin ise saf Türkçe ile yazdığı bütün şiirler bize kadar kalmıştır ki 1928 de Türkiyat Enstitüsü tarafından ve Fuad Beyin bir mükaddemesiyle birlikte neşrolunmuştur.

Edirneli Nazmî’nin asıl adı Mehmet’tir. On beşinci asrın sonunda doğmuş (2) Yavuzun İran ve Mısır seferinde bulunmuştur. Nazmî sipahi idi. Nazmî’nin ölüm tarihi kat’i olarak bilinmiyorsa da 1553 ten sonra olduğu muhakkaktır.

Nazmî’nin Mecma’un-Nezâ’ir adlı bir eseri vardır ki edebiyat tarihimiz için fevkalade mühimdir. Bu eserin biri Viyana’da, biri Manisa’da Çeşnegir Kütüphanesinde 16 numarada biri de İstanbul’da Nuruosmaniye Kütüphanesinde üç yazması malumdur. Nuruosmaniye nüshasında şiirleri bulunan 243 şairin isimleri, Edebiyat Fakültesinde sınıf arkadaşım olan Ziya tarafından elifbe sırasıyla tertip edilmiş ve bu fihrist Köprülüzade tarafından neşrolunmuştur (ilk mübeşşirler, 63)

Edirneli Nazmî’nin saf Türkçe ile yazdığı şiirleri ihtiva eden divan-ı türk-i-i basit 80 sayfalık bir eserdir. 285 tane şiirden mürekkeptir. Ayrıca 56 da beyit vardır.

* * *

Divân-ı türki-i basit’in tarih ve medeniyet bakımından ehemmiyeti

Şair Nazmî üçüncü derecede bir şair Olduğu için şiir bakımından büyük ehemmiyeti yoktur. Buna mukabil kültür tarihimiz için çok mühimdir.

Divân-ı türki-i basit’ın 13. sayfasındaki 29 numaralı gazel şudur:

geldiğince qutluluğla her uruc
her müselman şen olub dutar uruc
olki gerçekden müselman olmaya
te(ng)ri saqlasun o her gün yer uruc
datlu yemek yemek olur iş haman
özge bayramdur bu qardaşlar uruc
urulur zencire albızlar qamu
qutluluğla her qaçan erer uruc
Nazmî her gerçek müselman olanı(ng)
gecesin şenlikler qadr eyler uruc.

Bu gazelin yedinci satırındaki albız kelimesi bilhassa mühimdir. Bu kelime bugün Türkiye Türklerince kullanılmıyor. Bütün Türkler arasında da yalnız Altay Türklerinde almıs şeklinde kullanılan bu kelime Verbetskiy lügatinde (s. 18) fena ruhlardan biri olarak gösteriliyor. Anadolu halk itikatlarındaki albastı ve alkarısı ile herhalde bu asıldan olan ve hiyle manasına gelen al kökünden gelen albız’ın 16. asırda Anadolu’da bulunması Türklerin kültür birliğini ne dereceye kadar sakladıklarını gösterdiği için mühimdir. Aldamak, aldatmak, aldanmak mastarları da herhalde aynı asıldan olacaktır.

Altayın Şamani Türklerinde almıs şeklinde ve bir kötü ruh manasında kullanılan albız Müslüman Türkiye Türklerinde doğrudan doğruya şeytan yerinde kullanılmıştır. Hiç bir Türkçe lügatte buna tesadüf etmedimse de albız’ın şeytan manasında kullanıldığı şu suretle ispat olunabilir:

Meşhur hadis âlimi Buhâri’nin eserinde şöyle bir hadis vardır:

“Ramazan girince göğün kapıları açılır, cehennemin kapıları kapanır ve şeytanlar zincire vurulur demektir.” Nazmî’nin gazelindeki:

urulur zencire albızlar qamu
qutluluğla her qaçan erer uruc

beyti ise bu hadisin Türkçeye eksik bir tercümesinden başka bir şey değildir. Bu, şamanizmden İslamiyete ne kadar çok şeyler geçtiğini hatıra getirir. Bu suretle ölüye lokma dökmek, ağaca şerbet içirmek, tutulan aya teneke çalmak, eşiğe basmamak gibi islâmi bir şekilde hâlâ yaşayan milli Türk dininin İslamiyeti de nasıl millileştirdiği tetkike muhtaç büyük bir mevzu olarak önümüze çıkar.

Nazmî’nin felsefesi ve fikirleri

Nazmî’nin hayat ve dünya hakkındaki felsefesi ve fikirleri gayet basittir. Onun 80 sayfalık divanındaki fikir ve felsefesini şu cümlelerle hulâsa edebiliriz:

“Dünya yalancı, hilekâr, bin erden artakalmış bir kadındır. Onun için dünyayı sevme, ölümü an. Zaten hakiki erler bu dünyaya gönül vermediler. Dünyaya gönül verenlerin gönlü kaygı ile dolar ki yabancı bir askerin bir ülkeyi istilâsına benzer. Dünyaya gönül vermek erin kadına uyması gibidir. Hakiki er, güzellikte peri bile olsa, kadının sözüne kulak asmaz. Asarsa gerçek er değildir. Gerçek er sözünde durmalıdır. Sözünde durmayan er kadından daha fenadır. Eğer Tanrıdan iyilik istersen de, kötülük görsen bile, iyilik et”.

Nazmî’nin aşk hakkındaki fikirlerine gelince bu kendi zamanının bütün telakkilerine uygundur.

gö(ng)ül geçmez güzeller sevgüsünden
olunca t belürsüz adı sanı

diye Nazmî hakikaten ihtiyarladığı halde bile sevmekten vazgeçememiştir.

Nazmî’nin fikirleri arasında en dikkate değer olanları ise bey, paşa ve ağa bilmeyenlerin bahtiyarlığından bahsetmesi (Divân-ı türki-i basit, s. 7, satır 19) ve bilhassa Kanuni Sultan Süleyman gibi bir padişah devrinde:

ussun var ise Nazmî qo xünk.r qulluğun
öz başı(ng)a beğ ol, özü(ng) bil, ağalığ et

demesidir ki daha sonraki devirlerde bile böyle bir şey söylemenin imkânsızlığını düşününce Nazmî’nin bu fikir hürriyetini göstermek için pek büyük bir cüret olduğunu teslim etmek veya müstebit hükümdarlar diye bildiğimiz padişahların müsamahakâr insanlar olduğunu kabul etmek icap eder.

Nazmî’nin sanatı, sanatının unsurları, sanat oyunları ve teşpihleri

Nazmî, türkî-i basitle yazmış olmakla beraber sanatını teşkil eden unsurların en büyük kısmı klâsik acem unsurudur. Çünkü bir kere Nazmî şiirlerini tamamen aruzla yazmıştır (3) Teşpihlerinin çoğu ve düşünüş-duyuş bakımından da klasiktir. Ancak buna karşılık dilin sadeliği, bazı kafiyelerde klasik şiirlerde görülmeyen halk şiiri tarzı ve bazı teşbihleri de tamamen millidir. Nazmî’nin teşpihleri şunlardır:

Kendü işinde o kim usa(ng) olub ola oya
Bize göz iti baqduğı içün engeli(ng) ha
Yâr ol yay-ile kim oqlaya kendin seveni
Ussı yoq bir küçücük oğlana uymaqdur hey
Sevdigüm kim yüzüme baqmaz olubdur Nazmî
İşini başa çıqarmaq mı olur öyle o ya
Vâh bir guclü bıçaqlarla dutub gözin oya
İmdi bir bağrı qatı kimseneye be(ng) zer o ya
Delülükler edüb ol kim delü gö(ng) line uya
Beni geçmişdürür engel be(ng)e küsmüşdür o ya

Keza aşağıdaki 20 numaralı gazeli Köprülüzade fâilâtün fâilâtün fâilün vezninde bulduğu halde hakikatte feilâtün feilâtün feilün veznindedjr:

Alqış etsem ben o sevdügüm a(ng)a
Ya gibi qaygu ile âh beni,
Incinür sevgi (?) öget h ba(ng)a
İki bükdi ne deyem ben a(ng)a ya

Sevgi: Ateş;

yar ayrılığı: karanlık, uruç;

yar yakınlığı: bayram;

sevgili: hümâ, peri, güneş, ay;

Sevgilinin gözleri: badem, oklu yaylı yağmacı ve kesici Türk, yıkıcı Tatar;

sevgilinin kirpikleri: ok;

sevgilinin kaşları: yay, yeni ay, gemi;

sevgilinin dudakları: şeftali, taze hurma, şeker, ‘a1, yakut, kiraz, nar, bal;

sevgilinin yüzü: gül, güneş;

sevgilinin eneği (4): gül, elma;

sevgilinin saçları: sünbül, zincir, anber, karaçı; sevgilinin alnı: ay, yasemin;

sevgilinin boyu: servi, çınar, servi dalı;

sevgilinin ağzı: konca;

söz söylerken sevgilinin dili: bülbül; sevgilinin yanağı: gül, gülnar;

sevgilinin kara zülfü: bulut, yılan, hüm

sevgilinin sözleri: bal, şeker;

sevgilinin dişi: inci;

sevgilinin hatı: piruze

sevgilinin gövdesi: pamuk;

sevgiliniıı kalbi: kara taş, çelik;

sevgilinin göğsu: zambak, sütlâç;

sevgilinin parmakları: konca zambak, yeni ay;

sevgilinin tırnağı: yıldız;

sevgilinin kulağı: gül;

sevgilinin terleri: inci, çiğ.

Görülüyor ki sevgili hakkındaki teşpihlerin en çoğu klasik edebiyatımızdakilerin aynıdır. Fakat meselâ dudağın şeftaliye, gövdenin pamuğa, kalbin çeliğe benzetilmesi gibi bazıları da halk edebiyatımızın teşpihlerinden alınmıştır. Keza kitabının muhtelif yerlerinde sararmış benzi ayvaya, dünyayı çepele, sarhoş olduğu zamanki sesini çana ve usturayı güneşe benzetmesi de klâsik edebiyatta olmayan teşpihlerdir. Bundan başka Nazmî kanlı göz yaşlarını şaraba, Kızıl Irmağa, mercana; ağlamış gözleri eriğe; sevgi çağında olanların göz yaşlarım Tuna’ya, Sava’ya, Şatt’a, Ak Denizle Kara Deniz’e; gözlerini pınara; başını yüce bir dağa; âhını dağın dumanına, rüzgara; gönlünü kuru ota, hiç karanlığı olmıyan bir kıra; benzini sararmış yaprağa; ak saçlarını kara ve bu ak saçlarını kazıyan usturayı da güneşe benzetiyor.

Buradaki teşpihlerden bazılarım da millî sayabiliriz. Meselâ göz yaşlarını Ceyhun’a ve Nil’e benzetmeyip de Kızıl Irmak’a ve Kara Deniz’e benzetmek hiç şüphe yok ki daha millîdir.

Nazmî’nin hiciv vadisindeki teşpihleri ise daha millidir. Mesela: sevdiğinin lâlasını işe güce yaramaz, dili dönmez ırgada, yılana, sarı çıyana, sanca arıya; engelleri (yani rakipleri) toza, kara, kuşa, eşeğe, sığıra, ite, dikene, domuza ayıya, kartala; engelin boyunu murdar ağaca; sakalını karaçalıya; engelin oğlunu buzağıya benzetiyor.

Ben o sevdügümi candan severüm
Olmaya iki yaqa ıssı beni
Qulluğında iti ol sevdügü(ng)ü(ng)
Versem anu(ng) yolına canı nola
Yaqdı engel hey anı Te(ng)ri yaqa
Olma Nazmî anu(ng) işinde oya.

Köprülüzade tarafından failâtün failâtün failün vezninde bulunan aşağıki 81 numaralı gazel ise mefeilün feilâtün mefeilün veznindedjr:

Beni asarsan(ng) eğer qarşu(ng)a begüm gel as
Qaşu(ng)la kirpigü(ng) öldürdi işte ben qulunı
Ayagu(ng)ı biricik tek gel iki gözüme bas
Gider elü(ng)den oqu(ng) hey efendi yayu(ng)ı yas
Beni senü(ng)lee görüb ağlamağla landan
San(ng)la ki engelü(ng)ü(ng) gö(ng)li düşmüş ol be(ng)zer
Qo olsun engeli(ng) imdi yüzi gözi is pas
Şu Çingene köyine kim yazılı beğliğe has
Bu dünyeni(ng) götüri qaygusından isterse(ng)
Ki kurtulasın oqı Nazmî durmadan ixls.

Nazmî klâsik şairlerimizde oldukça çok görülen temsili mükteli sanat oyunları da yapmışsa da onun asıl sanatının en mühim unsuru ve en milli olanları cinaslarıdır. Türkçe, cinasa çok uygun geldiği için Nazmî bunda, bazen iptizale düşmekle beraber, muvaffak olmuştur. Nazmî’nin şu gazeli bunun en güzel misalidir:

Al ile gül gibi hey donanub ol gözi ala
Sünbülü(ng) saçını yel ey yüzi gül qo ki yola
I(ng)ledüb qaygulannı(ng) kim beni döndüri qıla
Hay efendi duş olam, deme benüm gibi qula
Elleri(ng) göze göre sen qolu(ng)ı boynına dola
Al-ile niceyedek durmaya dek gö(ng)lüm ala
Zülfü(ng)e öykenür ol çekse nola anı yola
Şöyle kim var giderek belki belü(ng) gibi kıla
Qullanasun döğe söğe ki qolay ola qola
Nazmî gördükçe anı gözleri yaş ile dola.

Bundan başka Nazmî’nin divanında halk adetlerine telmihen geçen imâları da milli unsurdan saymak lâzımdır. Mesela:

Sağraq ne çağ kim eline düşe destini(ng)- Geç geldi (ng)üz deyü su döker tez ayağma(60,3) beyti misafirlerin ayağına su dökmek detine; ve:

Sen ki tek durmayub olursun(ng) şol engel bine çift-Yüz qarasın qazanursun bey seni(ng) başu(ng)a zift (77,16) beyti de kellerin başına zift sürülmesinden dolayı Nazmî’nin “kel olasın” diye duasına telmihtir.

Bundan başka Nazmî’nin divanında “sav”lar da vardır ki bununla milli unsurlar tamamlanmış oluyor:

Kim demişler her ne yerde k’ola iş andan siviş (24,10);

Derler olur damla damla çünki göl (40, 17);

Yaxşı aygırdan qopar pes yaxhşı döl (40, 18)

Bununla beraber Nazmî klasik şairlerimizin eserlerinde sık sık görülen arap ve acem efsane ve hikâyelerine veya tarihi şahıslara ait telmihlere de divanında yer vermiştir. Mahmud’dan, Ayaz’dan, Mecnün’dan (Qays ve Mecnün atlarıyla), Hıtaydan, Hotenden, Hızır’dan, Yusuf ve İlyas peygamberlerden bahsetmiştir. Bilhassa Ferhâd’dan bahsederken Ferhâd hikâyesindeki bir vak’aya telmih etmiştir. (5)

Divân-ı türkî-i basit’te 16. asır askeri hayıtının izleri:

Şair Nazmî’nin Yavuzun İran ve Mısır seferleriyle Kanuninin bazı seferlerinde bulunduğu ve kendisinin bir sipahi olduğunu biliyoruz (6). Gerek bu askeri hayat ve gerekse 16. asır ilk yarısının ardı ardınca zaferlerle dolu olması Nazmî’nin divanına askeri bir çeşni vermiş, birçok yerlerde teşpihlerini askeri ıstılahlarla ve tariflere yaptırmıştır. Mesela: çimende çiçekleri askere, gülü onların hünkârına ve konca zambağı hünkârın solağına, yahut gece gökteki ayı hünkâra ve yıldızları da onun çerisine ve keza sevgilisini güzellerin hanına, öteki güzelleri de onun çerisine benzetmesi tamamı ile o devir hayatının bir neticesi olduğu gibi, “yârın engellerin derneğine pervasızca gitmesi”, Kanuni Sultan Süleyman’ın Macarların üzerine gitmesine” benzetmesi de (7) Mohaç savaşının bir aksinden başka bir şey değildir. Yârının kendisine karşı daima elinde ok ve yay bulundurduğunu, gönlü kaygı eline han olunca göz yaşlarının yıkıcı ve yakıcı bir asker tarafından istilâsına benzediğini söylemesi de yine aynı sebeplerin neticesidir.

Nazmî kimlerin tesirinde kalmıştır:

Nazmî’nin hangi şairlerin tesiri altında kaldığını izah etmek henüz oldukça güçtür. Meselâ Aydınlı Visalinin ve ihtimal bu tarzda şiir yazmış öteki şairlerimizin eserleri meydanda olsaydı şüphesiz daha doğru bir hüküm verebilirdik. Bununla beraber klasik şairler cephesi ne olursa olsun, Türki-i basit yazmış bir şair olmak itibariyle Nazmî’nin kendisinden daha önce, Nazmî kadar olmasa bile, yine sade Türkçe ile yazmış üstatların tesirinde kalmış olması ihtimali ilk önce hatıra gelen şeylerden biridir. Bununla beraber bir tesir gibi görünen bu benzeyişlerin, tesir olmaktan ziyade aynı tarzda yazmış olmanın tabii bir neticesi olması da düşünülebilir. Onun için ben burada kat’i bir hüküm vermekten çekinerek yalnız benzeyişlerden bahsetmekle iktifa edeceğim: Nazmî’nin 62. sayfadaki 227 numaralı gazeli ile (ki Behey gözi güzelleri güzel ba(ng)a seni gerek seni” diye başlar) Yunus Emre’nin bir şiiri:

Aşqu(ng) adlı benden beni ba(ng)a gerek seni
Ben yanarum düni güni ba(ng)a seni gerek seni
Ne varluğa sevinürüm ne yoqluga yerinürüm.
Aşqu(ng) ile avunurum ba(ng)a seni gerek seni
Aşqu(ng) şıqlar öldürür aşq denizine daldurur
Tecellisiyle doldurur ba(ng)a seni gerek seni
Aşqı(ng) şarabrndan içem Mecnun olub dağa düşem
Sensün dün ve gun endişem ba(ng)a seni gerek seni
Aşıqlara sohbet gerek zâhidlere cennet gerek
Mecnunlara Leylâ gerek ba(ng)a seni gerek seni
Eğer beni öldüreler külüm göge savuralar
Toprağım anda çağıra ba(ng)a seni gerek seni
Cennet cennet dedükleri bir ev ile bir qaç hüri
İsteyene ver anları (ba(ng)a seni gerek seni
Yusuf ger bir gece seni eger düşde göre idi
Terk edeydi mülklerini ba(ng)a senri gerek seni
Yunusdurur benüm adum dün gün artar benüm derdim
İki cihanda maqsüdum ba(ng)a seni gerek seni

Nazmî’nin buna nazire diyebileceğimiz gazeli ise şudur:

Behey gözi güzel güzel ba(ng)a seni gerek seni
Ba(ng)a yetiş gel imdi gel ba(ng)a seni gerek seni
Yaqış gel o güzel ba(ng)a ki düşdi bu gö(ng)ül sa(ng)a
Beni iletme bir ya(ng)a seni gerek seni
Gel ey begüm olan güzel güzeller içre han güzel
Peri gibi a can güzel ba(ng)a seni gerek seni
İnan bu sözüme inan degüldür ey peri yalan
Tapu(ng)dur imdi ba(ng)a can seni gerek seni
Çü Nazmîyüm senü (ng) qulu (ng) sal imdi boynuma qo (ng)
Odur ki gözlerin yolu(ng) ba(ng)a seni gerek seni

büyük bir benzerlik gösteriyor. Hatta Yunus Emre’nin kullandığı hece vezniyle (4+4+4+4) Nazmî’nin kullandığı aruz vezni (mefâilün mefâilün mefâilün mefâilün) arasında bile büyük bir benzeyiş var. Yalnız Yunus Emre nin mutasavvıfâne yazdığı bu aşk şiirini Nazmî maddileştirmiştir. Acaba Nazmî’nin Yunus Emre tesirinde kaldığı iddia olunabilir mi? Bu hususta müspet bir cevap vermek güçse de 1438 tarihinde Türklere esir düşerek yirmi yıl kadar Edirne, Bergama, Bursa ve Kıbrıs’ta yaşadıktan sonra memleketine dönen Mülbahlı yabancının Yunusa ait iki metin neşretmesinden bazı şeyler istidlâl edebiliriz. (8) Bir kere Mülbahlı’nın yirmi yıl Türkiye’de kaldığı halde memleketine dönünce türkçe şiir olarak yalnız Yunus’un ilâhilerini neşretmesi Yunus Emre’nin Türkiye’de çok tanınmış olduğunu anlatıyor. Sonra onun Edirne’de bulunmuş olması, Yunus’un Edirne’de de aynı şöhreti kazanmış olduğu neticesine, bir ihtimal olarak, bizi götürüyor. Bundan başka Mülbahlı Türkiye’de 1438-1458 yıllarında kalmış, Nazmî ise 1500’den önce doğmuştur ve Edirnelidir Acaba Nazmî, Yunus Emre’nin şiirlerine aşina değil miydi? Çünkü Yunus’un şiirleri Mülbahlı’dan 50-60 yıl sonraya kadar da pekâlâ Türkiye’de şöhretini muhafaza edebilir ve Nazmî de, hiç olmazsa bilmeyerek, onun tesirinde kalmış olabilir.

Bundan başka, bazı benzeyişler, Nazmî’nin Mevlüt sahibi Süleyman Çelebi’yi de taklit ettiği zehâbını uyandırıyor. Mesela Nazmî’nin:

Bir kişi kim Te(ng)ri buyruğın duta
Her işi qolay eder Te(ng)ri a(ng)a, (9,15)
beyiti ile Süleyman Çelebi’nin:
Allah adını her kim ol evvel a(ng)a
Her işi âsân eder Allah a(ng)a (9)

beyti hemen hemen birbirinin aynıdır. Bundan başka Mevlüdun ilk beyitleriyle Nazmî’nin 285 numaralı mevizasının bazı beyitleri hemen hemen bir birinin aynıdır ki Mevlüdun asırlardır Türk vicdanı üzerindeki tesiri düşünülünce Nazmî’nin, bilerek veya bilmeyerek, bu tesir altında kalmış olması her halde pek aykırı bir düşünce olmasa gerektir.

Nazmî’nin divanında ismi haslarla birlikte (ki 25 tanedir) 1700 kelime vardır. Nazmî’nin 16. asırda yaşadığı, üçüncü derecede bir şair olduğu ve divân-ı türki-i basit’in de 80 sayfalık bir eser olduğu düşünülünce, eserin lügat bakımından zengin veya yoksul olduğu hakkında kat’i hüküm vermek için ilk önce 16. asır Türkçesinin umumi lügatini ve sonra da bu asırdaki öteki şairlerin eserlerinin Lügatçilerini tespit etmek icap eder. Bununla beraber burada şu kadarını söyleyebilirim ki Nazmî lügat bakımından bu günün ikinci derecede şairlerinden zengindir.

Ben Nazmî’nin divanındaki bütün kelimeleri harf sırasıyla dizip bulundukları sayfa ve satırları da tespit ettim. Ancak bugünün dilinde kullanılan sözleri, boşuna yer tutmasınlar diye, buraya almıyorum. Aşağı ki liste bugünkü Türkçede kullanılmayan öz türkçe sözlerdir:

Acığ : dert, keder, elem, tasa, öfke, öç, acı. 20, 14

Ağu : zehir, baldıran, çok acı şey. 22, 17. 40, 2

Al : Kurnazlık, hiyle, sevkülceyş, aldatmaklık, düzen, dek. 6, 13

Ala : eli. 6, 14; 39, 5; 43, 14

ala(ng) : orman içinde aydınlık yer, ovada yükselen tepe, arkların iki kenarına ve sair mahallere tepeler gibi uzun tümsekleşip toplanan toprak, orman içinde açıklık, ormanın ağaçsız yeri, ırmakların eğri büğrü aktığı yerlerin sahilinde bulunan yükseklikler. 64, 13,14

Orhun, 1934, Sayı: 9

1. “Türkiye’de Osmanlı sülalesinin h]dm olması’ cümlesi  belki bazılarınca garip görünür. Halbuki tarihî hakikat şudur: Milâdi on birinci asra kadar yalnız bir tek Türk vatanı vardı. Bu vatan şarkı Avrupa’yı da kendisine ekliyen Orta Asyada idi. On birinci asırda ikinci bir Türk vatanı kuruldu. Bu, Selçukluların kurduğu Türkiye İmparatorluğu idi. Bu imparatorlukta önce Selçük sülâlesi, sonra İlhanlı sülalesi hakim oldular. İlhanlılardan sonra beylikler devri başladı. Bu beyliklerden Osmanlı beyliği ötekilerin ortadan kaldırarak siyasi birliği kurdu. Onun için yukarda “Türkiye’de Osmanlı sülalesi hakim olduktan sonra..” dedim. Tarihimizin bu şekilde mütalea olunması icap ettiğini ilk defa ileri süren büyük Türkçülerden Rıza Nur Bey olmuştur.

2. Köprülüzade, Nazmî’nin on beşinci asır sonu veya on altıncı asır başlarında doğmuş olacağını söylüyor (ilk mübeşşirler, 52). Yavuzun Çaldıran ve Mısır seferlerine iştirak ettiğini kendi şiirlerinden öğrendiğimiz Nazmî’nin on altıncı asrın ilk yıllarında doğmasına imkan yoktur. Çünkü Yavuzun Çaldıran seferi 1514’te olduğuna göre, Nazmî’nin bu savaşta 13-14 yaşında bulunması icap eder. Bu ise bir Osmanlı sipahisi için pek uzak bir ihtimaldir.

3. Nazmî kendi zamanına göre aruzu çok muvaffakıyetsiz kullanmıştır. Bununla beraber kullandığı açık Türkçe itibarıyla da bunda mazurdur. Nazmî’nin şiirlerindeki aruzun çok defa zoraki olması yüzünden bunların vezinlerini tayin ederken bazen Köprülüzade Fuad Bey de aldanmıştır; meselâ Köprülüzadenin failâtün failâtün failâtün failün vezninde bulduğu şu 18 numaralı gazel hakikatte feilâtün feilâtün feilâtün feilün veznindedir.

4. “Enek” çene, yühut çenenin alt kısmı demektir.

5. Dîvan-ı türki-i basft, 59, 3. Bakınız: Hikâye-i Ferhat ile Şirin, taşbasması, s. 60

6. Köprülüzade Fuad, İlk Mübeşşirler, 52-53

7. Divan-ı türki-i basit, 57.8: Derneğine yâr kim vardı nice engelleri(ng) -Xan süleyman saknasun kim vardı Macar üstine.

8. Köprülüzade, İlk Mutasavvıflar, 295.

9. Süleyman Çelebi, Mevlüt taşbasması, 6; Musahhah Mevlüt, Rıza Efendi basımı, İstanbul Mahmut Bey Matbaası, 1327, S. 2; Mevlidi Şerif, Ahmet Halit basımı, S. 3

İSTANBUL’UN FETHİ YILINA AİT BİR MEZAR TAŞI

İstanbul”u zapteden Türk askerlerinden 18 kahramanın taşlarını saklayan bir mezarlık bakımsızlıktan yok olmak üzere.

İstanbul”da, Şehzade Başında, Şehzade Başı Polis Merkezi yanında On Sekiz Sekbanlar Sokağı adında bir sokak var. Bakımsız ve tozlu olan bu sokakta küçük bir mezarlık var. Duvarının bir kısmı yıkılmış ve içini otlar bürümüş olmasına rağmen duvar kitabesiyle içindeki mezar taşlarından bir tanesi sağlam kalmıştır. Şimdiye kadar kimsenin dikkatini celbetmiyen bu mezar İstanbul”un en eski mezarıdır. Üzerinde İstanbul fethinin hicrî tarihi olan 857 tarihi vardır. Duvardaki kitabe yüksek olduğu için fotoğrafını almak kabil olmadı.

Mezarlığın içinde iki tane lâhit varsa da birisinin taşı kalmamıştır. Öteki Sekban Kethüdası Hızır Oğlu Hamzaya aittir. Bununla beraber mezar taşındaki Kethüdâ-yi şühedâ-yi Sekban sözlerinden Hızır Oğlu Hamzanın mutlaka umum Sekban Kethüdası olduğu mânâsını çıkarmak doğru değildir. Bu söz, orada şehit düşen sekbanların kumandan, yahut en kahramanı mânâsına da gelebilir.

İsmet Paşanın bir müddet önce eski eserleri korumak hususunda vilâyetlere gönderdiği tamim dolayısıyla eski eserler encümeninin ve İstanbul valisinin dikkatini celbederim. Bu mezarlık derhal mükemmelen tamir olunarak âbide haline getirilmelidir. Çünkü bundan 480 yıl önce şehit düşen Türk kahramanlarına ait olduktan başka İstanbul”un en eski Türk eseri de budur. Kitabenin ve mezarın yazıları fazla aşınmamış olduğu için bundan bir iki asır önce tamir olunduğuna hükmolunabilirse de, bu onların tarihî değerini küçültmez. Bilâkis atalarımızın millî mefâhire bizden daha saygılı davrandıklarını gösterir.

Bu mezarlık, yakında yüksek adlarına bir âbide dikilecek olan 16 Mart Şehitleri meydanından 100 adım kadar uzaktadır. Burası imar için en çok 500 lira yetişir. Bu hususta Millî Türk Talebe Birliğinin de nazarı dikkatini celb ederim. Eğer hükümet kendilerine Çanakkale âbidesi için izin vermemek hususundaki inadında devam ederse, hiç olmazsa burasını tamir edip millî vazifelerini başka bir sahada itmam etsinler.

Nihal ATSIZ, Orhun, 1934, Sayı: 8

ALTIN ELBİSELİ ADAM HAKKINDA YENİ BİLGİLER

Ötüken”in eski sayılarından birinde, Sovyetler Birliğine dahil Türk Kazakistan Cumhuriyeti”nin başkenti Alma-Ata şehrine 50 kilometre uzaktaki Esik kasabası yanında bulunan bir mezardan ve bu mezardaki “Altın Elbiseli Adam”ın cesedinden bahsolunmuş tu. Almanya”da bulunan Kazak Türkleri”nden Hasan Oraltay beğ, altın Elbiseli Adam hakkında Kazak basınındaki yeni bilgileri bize göndermek lûtfunda bulundu. Biz de mühim konu hakkında Türkiye Türkleri”ni aydınlatmak için o bilgileri aktarıyoruz:

Alma-Atâ”da “Leninşil Cas” (=Leninci Genç) (1) adında, Kazak Türkçe”siyle günlük bir gazete çıkmaktadır. Bu gazetenin 24 Ocak 1973 tarihli sayısında oralı Türkler”den Irım Kenenbayoğlu”nun “25 Gasır Burin Cazılgan Hat” (=25 Asır Önce Yazılmış Mektup) başlıklı bir makalesi yayınlanmıştır. Makalede “Altın Elbiseli Adam” hakkında bilgi vermekte, 400”den fazla altın eşya bulunduğu anlatılmakta, bunun nerde ve ne zaman keşfolunduğu hakkında evvelce verilen izahat tekrarlanmaktadır. Kenenbayoğlu bu mezarın, bu asrın başına İngiliz arkeologları tarafından bulunan Mısır firavunlarından Tutankhamon”un mezarıyla mukayesenin mümkün olduğunu söyledikten sonra mezardan çıkarılan eşyanın ehemmiyetine temas etmektedir.

Kenenbayoğlu”nun bildirdiğine göre Altın Elbiseli Adam”ın mezarında bulunan yazı Moskova ve Leningrad üniversitelerine yollanmış, fakat onlar okuyamadıklarını bildirerek geri göndermişlerdir.

Sonra bununla Kazak İlim Akademisi bilginleri, bilhassa Prof. Gayneddin Alioğlu Musabay ilgilenmiştir. Musabay yalnız Kazakistan çapında değil, bütün Sovyetler Birliği çapında eski Türk yazıtları bilgini olarak tanınmış ve pek çok eser vermiştir.

Gayneddin Alioğlu Musabay bu yazıyı okumayı başarmış, Kazak İlim Akademisi Dil Enstitüsü”nün son dil haftasında açıklamalar yapmıştır. Musabay, Yenisey-Orkun Yazıtları ile Esik yazıtı arasında 1.000 yıldan fazla zaman farkı olduğunu bildirmiştir. Kazak bilgini burada şaşırtıcı bir fikir ileri sürmüş, her işaretin bir harfi değil, bir heceyi gösterdiğini söyleyerek yazıtın şöyle okunması gerektiğini bildirmiştir:

Taza as tuvin agannın

Eldi ege. Altın, eskerin

Sagan ar eperedi.

Casına cete

Bakıtındı aşasın.

Sav bol.

Gayneddin Alioğlu Musabay”ın fikrine göre milâttan önceki 7-5. Yüzyıllarda Saka-Usun gibi eski Türk kavimlerinin ülkesinde yazı olduğunu bu gümüş kaşıktaki satırlar ispat etmektedir. Bu da Orkun yazısının bu Saka-Usun ülkesindeki yazının bir devamı ve tekâmülü olduğunu gösterir. Demek ki eski Türk alfabesi önce ideoramla başlamış, sonra hece yazısına dönmüştür. Elimizdeki bu kaşık yazısı da hece yazısının son çağına aittir. Bundan sonra hece yazısı harf ses yazısına dönmüş, bundan da bildiğimiz Yenisey-Orkun yazıtları doğmuştur.

Gazetedeki makalede yazılı gümüş kaşığın mezara ne için gömüldüğü hakkında açıklamalar vardır. Safi gümüşten yapılan kaşığın sapı yoktur. Bu mezar daha önce açılmadığına göre sap çalınmış olamaz. Mezardan anlaşıldığına göre de buraya kırık dökük eşyanın konulması da âdet değildir. Mezardaki cesedin ya çok zengin birisine veya bir subaya ait olduğu anlaşılıyor. Bu durumda sapsız kaşığın, mezarda bulunan yiğit doğduğu zaman ona bir akrabası tarafından verilmiş hediye olması düşünülebilir.

Leninşil Cas gazetesindeki makalede böyle bir hazinenin Sovyetler Birliği sınırları içinde bugüne kadar bulunmadığı, hatta dünyada bile bunun eşinin ancak Mısır”daki firavun mezarı olduğu belirtilmiştir.

Amerika”da çalışan bir Türkistanlının bildirdiğine göre Amerika hükümeti, Musabay”ı davet etmiş, çok büyük bir para teklif ederek üç ay Amerikan üniversitelerinde ders vermesini istemişse de Ruslar izin vermemiştir.

Yukarıdaki kaşık yazısının Türkiye Türkçe”sine çevrilişi şöyledir:

Temiz çek tuğunu ağabeyinin

Sağlam sahip (ol). Altın, askerin

Sana şan verir.

Yaşına yeterek (=büyüyerek)

Bahtını aşasın.

Sağ ol.

Bu okuyuşta Kazak ırkdaşımıza katılmadığımız noktalar var. Bunların biri metinde “asker” ve “baht” anlamında “eskez” ve “bakıt” kelimelerinin geçişidir. “Asker” Yunanca”dan Arapça”ya, oradan da bize geçmiş bir kelime olup milâttan önce 5. Asırda Türkler arasında kullanılmış olması asla düşünülemez. Farsça bir kelime olan “baht”ın, “bakıt” şeklinde de olsa o zamanki Türkçe”de kullanılması mümkün değildir. Bundan başka eski Türkçe”deki “tuğ”” ve “sağ” kelimelerinin ki, bunlar ancak 16. Asırda bazı Türk ağızlarında ve bu arada Kazakça”da “tuv” ve “sav” şeklini almıştır, milâttan önceki asırlarda da “tuv” ve “sav” diye kullanılması kabul olunamaz. “V” harfi Türkçe”de sonradan teşekkül etmiştir.

Bununla beraber Musabay”ın bir çığır açtığı muhakkaktır. Kutlanmaya değer. Ancak metnin yeni ve daha doğru bir okunuşa ihtiyacı bulunduğu da inkâr olunamaz.

(1) Kazak Türkleri bizim Türkçe”mizde ve edebi Çağatayca”da başta bulunan “y” leri “c” olarak, “ş”leri de “s” olarak söylerler. Doğu ve Batı edebi lehçelerinde “genç” demek olan “yaş”, Kazak Türkleri”nde bu sebeple “cas” olur. “Leninşil”in sonundaki “şil” de bizim Türkçe”mizde balıkçıl, adamcıl gibi kelimelerde kullanılan mensupluk takısının Kazak Türkleri”ndeki şeklidir.

Nihal ATSIZ, Ötüken, 1973, Sayı: 6